Sahi, ne değişti?

Temmuz 3rd, 2020

Pandemi notları: Temmuz 2020

epyd6751

Temel doktor olmuş, ishal şikâyeti ile gelen bir amcaya ilaç yazacakmış ama ilacın adını bir türlü hatırlayamamış. Şimdilik bir xanax yazayım da yarın hatırlarım diye düşünmüş.

Ertesi gün hastayı görünce “nasılsın amca” diye sormuş?

Amca da; “pisliğe battım ama kafama da takmıyorum” demiş.

En son söyleneceği baştan söyleyelim.

Pandemi gerçeğinde bir değişiklik olmadı.

Sadece fıkradaki gibi gerçeği algılayışımız değişti.

Salt yalın haliyle olduğu gibi karşımızda-içimizde duran gerçeği başka türlü algılamamız isteniyor.

Bizler de emre itaat ediyoruz.

Algının değiştiğinin, değiştirildiğinin farkında olmamız yeterli görülüyor.

Ötesinin sorgulanması ise hiç istenmiyor.

Hepsi bu.

Tüm bunlar ne anlama geliyor?

Felsefeci ve siyaset bilimci Michel Faucault (1926-84) yönetim biçimlerini üç gruba ayırır.

Birinci grup koyduğu yasa ve yasaklar ile kendini var eden toprak mülkiyetini esas alan hükümranlık tipi yönetimlerden oluşur. Negatif taleplerle kendini var etme gereği duyan bu tür yönetimler yasaklar ve cezalandırma üzerine kuruludur.

Tarım devriminden beri uzun yıllar uygulanan hükümranlık tipi yönetimler sanayi devrimi ile birlikte ikinci yönetim biçimi olan disipline edici yönetimlere doğru evrim geçirmiştir. Bu yönetimlerde yasakların yerini öğrenilmiş davranış kalıpları ve bu kalıplar üzerinden yeniden tanımlanan ahlak anlayışı almaktadır.

İkinci tip yönetimler genişlemiş sosyal sınırları aşmamak kaydıyla “yapma” demek yerine ne yapılması, nasıl yapılması veya nasıl davranılması gerektiğini öğreten normlar, yaşam alışkanlıkları kazandırmayı amaçlar.

Modern diye tanımlanan bu yaşam biçiminde önce nasıl davranılacağı öğretilir sonra bu tür davranmayanlara yönelik suçlayıcı, ötekileştirici ve ayıplayıcı tavır ile tanımlanan bir ahlak mekanizması işlerlik kazanır. (Eskilerin talim ve terbiye dedikleri tam da böyle bir şey)

18. yüzyılda Avrupa ordularının modernizasyonu ile başlayan eğitimli ve nitelikli ordu modeli toplumu da etkiler. Okullar, hastaneler gibi kamusal mekânlar farkında olmadan askeri bir disiplinin yeniden uygulanıp öğretildiği yönetsel birimlere dönüşür.

Disipline edici “modern” yönetim yasak koymak yerine davranışları dizayn etme üzerinden toplumu yönetmeyi amaçlayan pozitif bir talep ile kendini belli eder. Bu yönetim modeli toprağa bağlı olmaktan çok o toprak üzerinde kurulmuş bir devlet çatısı altında yaşayan sayılabilir tüm ekonomik unsurları yönetmeyi amaçlar. Bu sayılabilir unsurlara emek gücü ile insan da dahildir.

19. yüzyılda liberalizm adıyla başlayıp 20. Yüzyılın sonlarına doğru “neoliberalizm” adı ile güçlü biçimde ortaya çıkan yönetim modelinde ise emek, sermaye ve üretilen emtianın serbestçe dolaşabileceği sınırların olmadığı bir dünya arayışına yönelik üçüncü bir yönetim biçimi devreye girmektedir. (Faucault “ekonomi-politik yönetimsellik” olarak adlandırmaktadır ).

Neoliberalizmin ortaya koyduğu iktidar diğerlerinden farklı olarak algılar ve normlar üzerinden varlığını hissettirerek görünmezlik kazanır.

Sınırların olmadığı özgürlüklerle dolu bir dünya algısı üzerinden tanımlanan iktidar, edinilmesi neredeyse zorunlu yaşam kalıpları üzerinden kendini inşa etmektedir.

Meslek edinilip, iş sahibi olarak edinilmiş kimlikler ile ayakta durulabilen, paranın yönettiğine inanılması istenen bu yönetim biçiminde özgürlükler “paran kadar özgürsün” mottosu içine sığdırılarak topluma sunulur. Kutsallaştırılmış mülkiyet üzerinden topluma bir tür harcama–mülk edinme davranışı aşılanır.

Neoliberal yönetim biçiminde bir hükümran veya devlet gibi otoriter yapı görünmez. “Piyasanın gizli eli” şeklinde adlandırılan bu yönetim biçiminde insan da dâhil sayılabilir her şey yönetimin kontrolündedir. İnsanın özne olmaktan çıkıp tüketim paradigmasının nesnesine dönüştüğü bu yönetim biçiminde bireylere tüketim alışkanlıkları kazandırmak ve onları bu davranış kalıpları içinde kalmak şartıyla özgür olduklarını hissettirmek esastır.

İşte tüm bu algı dünyası bir virüs ile yıkılıverdi.

Kendini gizlemeyi başararak tüm dünyayı algılar ve normlar üzerinden sessizce yöneten neoliberalizm bir virüs yüzünden yönetsel erkini yitirip olanca çıplaklığı ile görünür hale gelince tüm dünya kaotik bir sürece sürüklendi.

İnsanın acizliği ve yönetimlerin yetersizliği gün yüzüne çıktı.

Pandeminin doğurduğu “can derdi” yüzünden dünya ile olan bağlantısını azaltıp hayatını temel gereksinimlere indirgeyen insanlar öğretilen tüketim paradigmasının balondan ibaret olduğu gerçeği ile yüz yüze geldi.

Şehrin mutena semtlerindeki milyonlarca dolarlık apartman dairelerinin bildiğimiz hapishaneye dönüştüğüne, harcayacak yer olmayınca paranın anlamsızlaştığına, sınırlar kapatıldığı için kaçacak yer olmadığına virüsün kimlik, statü, zengin fakir göz etmeden herkesi eşitlediğine hayretler içinde şahit oldular.

Borsalar göçtü, dünya ticareti durdu, tedarik zincirleri işlevini göremez hale geldi.

Neoliberalizmin merkezi büyük devletlerin dizlerinin üzerine çöküp yardım dilenmek zorunda kaldığını da gördük.

Virüsün doğurduğu yönetimsel krizden çıkış için bilinen eski yönetim biçimlerini devreye almaktan başka çare kalmamıştı.

Önce yasaklayıcı ilksel baskıcı yönetim biçimi devreye girdi. Sınırlar kapatıldığı gibi toplum tümüyle ev hapsine alındı.

Kontrolü yasa ve yasaklar ile ele alan totaliter yönetime razı olundu.

Ancak istenen ve beklenen böyle bir yönetim olamazdı. Sistemin yürümesi için ekonomik modeli ayakta tutan yaşam biçimini dayatacak yönetime gereksinim vardı.

Hızla ikinci tip yönetim biçimi uygulamaya konuldu. Yasakların yerini disipline edilmiş yeni davranış kalıpları aldı. (Maske, mesafe, hijyen vs.)

Neoliberal ekonomik modeli ayakta tutmak için bunlar da yeterli değildi.

Sınırlar açılmalı emek, sermaye ve emtia özgürce dolaşabilmeliydi.

Bunların olabilmesi için ise insanların eski tüketim alışkanlıklarına dönüp virüs gerçeğinden uzaklaşması gerekiyordu. “Gerçek değişmiyorsa algıyı değiştir” sloganıyla yeni bir aşamaya geçildi.

Peki ya gerçek?

Hepimiz görüyoruz. Gerçek değişmedi.

Gerçeği algılayış biçimimizi değiştirip yeni normalleşme adı altında insanların eski yaşam biçimlerine dönmesine çalışılıyor. Bunun için pandemi istatistikleri* kullanılıyor.

Eh bizler de ikna olmaya eğilimliymişiz ki kimsenin pek sesi çıkmıyor.

Açıkçası insanın acizliği ve yönetimlerin güçsüzlüğü gerçeği ile yüzleşmek kimseyi memnun etmedi.

Gerçeklerden kaçma çabası, eski rüya âlemine dönüp orada kalmak isteği ile desteklenince gerçeği algılayış biçimimizi çabucak değiştiriverdik.

Yönetsel erk eski yönetim biçimleri üzerinden geriye doğru hızlıca bir gidiş dönüş yapıp kontrolü eline almaya çabalıyor.

Peki, bu arada biz ne yapıyoruz?

Fıkradaki gibi pisliğe battık ama kafaya da takmıyoruz.

Hepsi bu.

Mehmet Uhri

* Her ne kadar günümüzde farklı anlamda kullanılıyor olsa da “istatistik” sözcüğü 18. yüzyılda İtalyanca “stato” devlet sözcüğünden türetilmiştir. “Devlet idaresi sanatı” anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla yönetim için gerekli sayılabilir tüm unsurların (insan dahil) kayıt ve kontrolünü amaçlamaktadır.

Durun, siz kardeşsiniz…

Haziran 20th, 2020

56f9436f-3e46-4bb3-85a7-f26da82e92bd

İnsanın renkli bir abisi olmaya görsün.

Arayıp İstanbul’a geleceğini, ancak akşama dönmesi gerektiğini bildirip havaalanından karşılamamı istedi.

Neymiş? Un sanayicilerinin bir toplantısında gıda mühendisi ve arkeolog olarak buğdayın kültür tarihini anlatacakmış.

İkimize de rahmetli babamızdan miras kalan “telaşlılık” yine devredeydi.

Dışarıdan bakıldığında rahat ve umursamaz görünen abimin bir yerlere zamanında yetişme telaşı hep eğlendirici olmuştur.

Yine öyle oldu.

Arabaya binince merhaba bile demeden saati işaret edip hızlıca gitmesi gereken yere ulaştırmamı söyledi. İstanbul’un malum trafiğinde adım adım ilerlerken telaşı daha da arttı.

Bir önceki uçakla gelmediğine hayıflanmaya başladı.

Gideceğimiz mekânı ve yolu biliyor olmanın rahatlığı ile sürsem de yanlış bir yola gireriz kaygısıyla abimin gözü navigasyondaydı.

Neyse ki zamanında yetiştik.

Özel şoförü olarak toplantıya ben de katıldım.

Abimin, buğday ve diğer tahılların evcilleştirilmesi ile başlayan tarım devriminin mutfak yemek ve yaşam alışkanlıkları üzerinden insanı da evcilleştirdiğini anlatan sunumunun ardından tartışma bölümüne geçildi.

Üzerinde konuşulacak onca konu varken zıtlaşmalar ile görünür olmayı seven yurdum insanı konuyu yine çözümsüz bir çekişme noktasına getirmeyi başardı.

Baklava üreticileri birbirine girdi.

73eb8cad-5fd9-43d4-bcb7-dd740dbf6d89-1

Neymiş baklava cevizli mi olurmuş yoksa fıstıklı mı?

Un sanayicileri içinde önemli yer tutan baklavacıların bu konudaki bitmek bilmeyen kavgasında her iki taraf da bilim insanı olarak gördüğü abimden destek bekliyordu. Bu arada baklavanın cevizli mi fıstıklı mı olmasında anlaşamayan taraflar abimin söze girmesini beklemek yerine birbirine laf atmayı sürdürünce abim oturduğu masadan ayağa kalkıp dinleyicilere yaklaştı.

Ellerini açıp yüksek sesle “durun siz kardeşsiniz” diye bağırdı.

Meğer bizimki hazırlıklı gelmiş.

Salonun sessizliğe bürünmesinden yararlanıp perdeye yansıttığı Hitit kaya kabartmalarını gösterip tanrısal törenlerde yufka gibi pişirilmiş ekmekleri gösterdi. Günümüzden 4 bin yıl önce de üzerinde yaşadığımız topraklarda buğdayın öğütülüp yufka benzeri ekmek yapıldığını, yöresel olarak ne yetişiyorsa –ceviz, fıstık, fındık, meyveler vb- ekmeğe katık yapılmasının doğal olduğunu vurguladı.

98066742-cbd8-4ef3-baa7-f6a1b246b2c2Tartışmanın bu şekilde beraberlik ile sonlanmasından taraflar pek memnun olmamıştı.

Toplantı biter bitmez izin isteyip mekândan ayrıldık.

Dönüş uçuşu için zamanımızın olduğunu söyleyip havaalanına yakın bir yerde yemek yemeği önerdim.

Ses çıkarmadı.

Abim görevini yapmış olmanın verdiği rahatlıkla telaşlı halinden sıyrılmış o herkese gösterdiği rahat ve umursamaz haline geri dönmüştü.

Yol boyunca cep telefonuna gelen mesajlara yanıt vermekle uğraştı.

Trafik rahatlamıştı. Bakırköy yakınlarında bir yere oturup yemek siparişlerini verdik.

Başından üç evlilik geçmiş ve bohem yaşamaktan vazgeçmemiş abime uzlaşılmış sosyal normlara sığınıp yorgun bedenini dinlendirmeyi düşünüp düşünmediğini “emeklilik ne zaman?” diyerek sordum.

Sağlam bir küfür yedim.

“Onca gönül ilişkisinden sonra kadınları anlayabildin mi bari?” diye sorunca Kadınları anlamaya çalışmayı bırakalı uzun zaman oldu gibi bir yanıt verdi.

“Nasıl yani?” Diye üsteledim. Bir süre çevresine bakınıp cevap verip vermeme konusunda tereddüt etti. Sonra “Dur sana sosyolojik bir deneyle anlatayım” dedi.

- Bak şu çaprazda kalan masada üç hatun oturuyor. Biz içeri girince hatunlar dikkatlice bizi kesip aralarında bir şeyler konuştular. Arada kaçamak bakış atmaya da devam ediyorlar. Tabii arkan dönük olduğu için hiç bir şeyin farkında değilsin.

- Eeeee

- Şimdi kalkıp tuvalete gideceğim. Kadınların beni izleyip izlemediğine dikkat et. Az ötelerindeki masada kalabalık bir grup oturuyor. Masadaki hatunlardan birini uzaktan tanıyorum. Dönüşte o masaya gidip sözünü ettiğim hatunun omzuna elimi koyacak ve kısa bir süre konuşup geleceğim. Tüm bunlar olurken o üç hatunu izlemeni istiyorum.

Doğrusu sağa sola bakınmadan masasına oturup sunulan yemekten başka pek bir şey görmeyen saf Anadolu çocuğu muamelesinden pek haz etmemiştim. Abimin özgüvenini ise gereksiz ve hayli şişkin buluyordum.

Ne bileyim? Belki de biraz içerlemiş hatta hafif kıskanmış bile olabilirim.

Ancak o an şaşkındım.

Yerimi değiştirip abimi ve öte masadaki üç hatunu izlemeye başladım. Uzun saçları ve kırlaşmış sakalı ile “havalı” bir tip olduğu için abimin ister istemez dikkat çektiğini düşündüm.

Hatunlar konuşmayı bırakıp abimi gözleriyle izlemekle yetindiler. Dönüşte sözünü ettiği masaya uğrayıp tanıdığı hatun ile kısa süreli konuştu. Dediği gibi elini hatunun omzuna koymayı ihmal etmedi. Sonra dönüp yanıma geldi. Bir süre sustuktan sonra “gördün mü?” diye sordu.

Olanca saflığım ile “Neyi gördüm mü?” diye cevap verdim.

- Şimdi o hatunlara tekrar bak. Az önce beni takip eden hatunlar orada omzuna elimi koyduğum hatuna düşman gibi bakıyorlar. Artık ben hedeflerinden çıktım. Orada ortak bir rakip belirdi.

- Yani?

- Yani hatunları anlamaya çalışma. Kendi aralarındaki çekişme onlara yeter. Sonuçta nesli devam ettirecekleri için biyolojik güç de kadınların elinde. Kuyruğu dik tutma gayretindeki erkekler ise figürandan öte değil.

Gerçekten de hatunlar diğer masadaki hatuna gözlerini dikmiş dikkatlice bakıp yine aralarında bir şeyler konuşuyordu.

Masaya gelen yemekler ile konu bölünse de şaşkınlığım geçmemişti. Abim ise yemeğine yumulmuştu.

“Az önce biyolojik güç kadınların elinde dedin. Hekimler açısından da insan biyolojik bir canlı olarak görülür ama anladığım kadarıyla arkeologlar öyle düşünmüyor” diye bir soru yönelttim. Bizimki garsona bardağını göstererek bir tane daha istediğini işaret etti. Sonra bana döndü;

- İnsanı değil insanlığı incelemeyi amaç edinen arkeoloji açısından insanlık “kültürel” bir durumdur. Alet yapmayı başarabilen Homo Habilis’ten beri biyolojik bir canlı olmanın az ötesinde bir yerlerdeyiz. İnsandan geriye diğer canlılar gibi kemiklerinden başka bir şey kalmasaydı hekimler haklı olacaktı. Ancak insanın geriye bıraktıklarına bakınca işin rengi değişiyor.

- Kültürel derken?

- Kültürün pek çok tanımı vardır. Ancak derdimi anlatabilmek için “Doğanın yaptıklarına karşın insanın yaptığı her şey kültürdür” diyen Marks’ın tanımını kullanacağım. İnsan biyolojik bir canlı olarak dünyaya gelse de aile veya toplum içinde kendini ve ötekileri tanır. Edindiği kimlikler üzerinden de sosyal bir canlıya dönüşür.

- Peki ya sonra?

- Sonra öznellik ile sosyallik arasında salınarak içinde bulunduğu toplumun ortak değerlerini içselleştirir. Bazıları öznelliğinden beslenen ürünler üretir. Ürettiği toplumca kabul görürse kültüre dönüşür. İşte bunların hepsine insanlık diyoruz.

- Yani?

- Yani, insan biyolojik ve sosyal bir canlıdır. İnsan kültürel bir canlı olamasa da insanlık kültürel bir duruma işaret eder. Sayıların tek tek insanlara karşılık gelmesine karşılık matematiğin kültür olması gibi bir durumdan söz ediyorum. Ortak kültürde buluşan insanlık, üzerine bir de kamusal alan inşa etmeye çabalıyor. Ancak işin çok başındayız gidilecek yol hayli uzun.

Açıkçası tam anlamamıştım. Daha basit anlatmasını istedim. O da erken de olsa havaalanına bırakmam şartıyla olur dedi.

Hesabı isteyip çıktık.

Otoparkta flaşörlerini yakıp çıkmakta olan müşteriyi bekleyen hanımefendinin yerine diğer yönden gelen müşteri bir güzel park edince tartışma çıkmıştı. Gözümüzün önünde olanlara otoparkçı ses çıkarmayınca dayanamayıp hanımefendinin önceliği olduğunu söyledim. Haksız yere park eden “herif” üzerime yürüyüp “Sana ne? Sen polis misin? Ne karışıyorsun?” diye yanıt verdi. Bu arada bir başka araba çıkıyor olmasa otoparkta yer kavgası büyüyecekti.

Havaalanına doğru yola koyulduğumuzda abime otoparktaki olaya neden karışmadığını sordum. “Az önce daha basit anlatmamı istemiştin ya hani. Bak bu olay iyi anlatıyor.” Diye söze başladı.

- Herkesin biyolojik varlığından kaynaklanan öznel bir alanı var. Sosyal varlık olmasından beslenen herkesi temsil eden bir de devlet var. İnsanlık, işte bu ikisinin arasına sözünü ettiğim kamusal alanı inşa etmeye çabalıyor. Kolay olmuyor. Her iki taraf da kendi alanından vermek istemiyor. Adam sanki dünyada tek başına yaşıyor otoparkın kamusal alan olduğunun farkında bile değil. Tek korkusu devlet. Kamusal paylaşımı hatırlatınca “Sen devlet misin? Ne karışıyorsun?” diye sorabiliyor. Tartıştığın adamın kamusal alandan haberi yok. Ne söylesen boş.

- Peki ya devlet?

- Devletler de o adam gibi davranıp kamusal alana kendinden bir şeyler vermeye kolay ikna olmuyor. Demokratik mücadele gerekiyor. Tarih böyle söylüyor. Gidilecek yol zor ve uzun derken bunu kastediyordum.

Bu arada uçağın kalkmasına 3 saate yakın bir süre kalmış havaalanı görünmüş bizimkinin telaşı yine bitmemişti.

Bu kez tabelalara bakıp “hep geliş yazıyor, nerede bu gidiş” diye söylendi. Aradığı tabelayı görünce kendi haline güldü.

Birlikte bir daha güldük.

İç hatlar terminaline varınca çantasını alıp “hadi ben kaçtım” diyerek hızlı adımlarla binaya yöneldi.

Bir süre durup ardından baktım.

Uçağın kalkışından 3 saat önce havaalanına ulaşıp terminale girmeden kemerini çıkarmaya davranacak kadar telaşlı başka bir tanıdığım olup olmadığını düşündüm.

Dedim ya insanın renkli bir abisi olmaya görsün.

Mehmet Uhri

Not: “Gerçek ile kurmaca arasında hiçbir fark yoktur. Geçmişin tamamı belleğimizde kalanlardan ibarettir.” JORGE LUIS BORGES

Dünyadayken Dünyasızlaşma

Haziran 13th, 2020

dada4

Takke düştü kel göründü…

İçine doğduğumuz anlamlar, değerler ve kavramlar dünyasının “hazır” algıları ile iyi kötü yaşarken 125 nanometrelik bir virüs içinde bulunduğumuz gerçeklik balonunu patlatıverdi.

Patlayan balon ile birlikte anlamlar, değerler kavramlar üzerine inşa ettiğimiz dünya bir anda gerçekliğini yitirdi.

Dünyadayken dünyasızlaştık.

Küreselleşme karşıtlarının yıllardır göstermeye çalıştığı, “başka bir dünya mümkün” sloganıyla sokaklara dökülüp sosyal forumlar düzenlediği dev yalan balonunu patlatmaya bir virüs yetti.

Balığın suyu sorgulamadığı gibi içine doğulduğu için normal kabul edilen anlam, değer ve kavramlar dünyasını sorgulamayı aklından bile geçirmeyenler yaşadıkları dünyanın gerçekler üzerine oturmadığı ile yüzleşmek durumunda kaldı.

Aslında dünyaya geldiğimiz haldeki gibi aciz, eksik, korunmasız bir canlı olduğumuz gerçeği tokat gibi yüzümüze çarptı.

Apartman dairelerinin hapishaneye, en yakınlarının bile korku nesnesine dönüştüğünü, paranın işe yaramadığını, tüketimin anlamsızlaştığını görerek panik içinde “başka” bir dünya arayışına kapıldı.

Bir virüs “Ölüm her şeyi eşit kılar”  diyen Seneca’yı hatırlatırcasına tüm o kimlikler, statüler, ötekiler üzerine kurulmuş değerler ve anlamlar dünyasını yerle bir etmeye yetti.

Virüs salgınından önce içinde bulunulan kurgusal gerçekliğe başkaldıran, marjinalize edilip görmezden gelinen “başka bir dünya” arayışında olan küreselleşme karşıtları haklı çıktı.

İyi de onlar bir şeylerin yanlış gittiğini nasıl sezmişlerdi?

Bu soruların yanıtı için yüz yıl öncesine uzanıp benzer algı kaosunun yaşandığı bir döneme bakmak gerekiyor.

Bir kıvılcım gibi parlayıp sönen Dada düşüncesi ve Dadacılık günümüzde aşikar hale gelen algının yenidünyasının kıvılcımı olabilir mi?

Masal gibi bir yüzyıl başlangıcıydı.

1900 yılından söz ediyorum.

20. yüzyıla girilirken insanlığın bilgi birikiminde devrim niteliğinde buluşlar gerçekleşmekteydi. Radyoaktivitenin keşfi ile “maddenin sakınımı-değişmezliği” yasası yıkılmış, kuantum davranışının keşfi ise madde ile ilgili tüm algıları alt üst etmişti.

Psikanaliz ile içimizdeki dünya ortaya saçılmış, fenomenoloji ile çağdaş felsefe varoluşçuluğa doğru giden bambaşka bir yola girmişti.

Teknolojik keşifleri saymıyorum.

Dediğim gibi, masalsı zamanlardı.

Bir sanat akımı olarak ortaya çıkıp 6 yıl içinde dağılan ancak algının yenidünyası olarak tüm yaşam alanlarına etki eden Dadacılık 20. Yüzyılın başlarında 1. dünya savaşını yaşayan Avrupa topraklarında ortaya çıkmıştı.

İçlerinde Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Jacques Magnifico ve Marcel Janco’nun da yer aldığı bir grup sanatçı tarafından Zürih’te Hugo Bell ve eşi Emmy Hennings tarafından işletilen “Cabaret Voltaire” de 1916 yılında kurulmuş ve yine aynı yerde 1918 de Dada Bildirisi ile görünür hale gelmişti.

Yerleşik anlam ve düzeni reddeden eserler ile Berlin’de Dada Fuarını gerçekleştiren Dadacılar 1922 dağılmış, bir kısmı Sürrealizm akımına yönelmiştir. En önemli temsilcileri arasında Hugo Ball, Max Ernst, Marcel Duchamp, George Grosz, Jean Arp, Tristan Tzara ve Kurt Schwitters yer almaktadır.

dada11900 yılı ile birlikte Viyana’da “çağın sanatı yapılmalı, sanat özgür olmalı” sloganıyla geleneksel sanat ve estetiği reddeden “secession-ayrılıkçılar” hareketi ile başlayan sanatta yeni arayışlar Dadacılık üzerinden sürrealizme giden başka dünya arayışlarının yolunu açmıştır.

Geleneği ve hazır algıları reddettiği için anti-sanat biçiminde de adlandırılan Dada düşüncesinde sanatçıları buluşturup birlikte hareket ettiren ise zamanın ruhuydu.

Savaşların bitmek bilmediği 20. yüzyılın başında bilim ve felsefe alanında eş zamanlı gerçekleşen devrim niteliğindeki buluşlar sanat ve sanatçıları etkilemiş, Dada düşüncesinin filizlenmesine katkı sunmuştur.

1900 yılında Ernest Rutherford’un radyoaktivite yasaları maddenin izotoplar üzerinden başka maddelere dönüşebileceğini gösterip “maddenin değişmezliği” inanışını ortadan kaldırmıştı. Max Planck tarafından ortaya konulan kuantum düşüncesi ise algı ile ilgili tüm kavramları alt üst etmişti. Ortamda gözlemcinin olup olmamasına göre algı ve tanımların değişkenlik gösteriyor olması mutlak gerçek arayışına yönelik “algıya” olan güveni sarsmıştı.

İnsanın dünya ile olan anlam ilişkisinde “algının” güvenilirliği ortadan kalkmış algı duvarları yıkılmıştı.

Benzer devrim niteliğinde değişiklik ise felsefe alanında da yaşanmakta Edmund Husserl tarafından ortaya atılan ve öğrencisi Martin Heidegger ile geliştirilen fenomenolojik yaklaşım yeni bir düşünce biçimi olarak güncel felsefenin yerini almaktadır.

Bu yaklaşım biçiminde de yine algının yanılabilir oluşu nedeniyle insanın dünya ile kurduğu anlam ilişkisi askıya veya paranteze alınarak tüm ön kabuller reddedilmektedir.

Yetmezmiş gibi Sigmund Freud 1900 de yayınladığı “Düş Yorumu” ve 1901 yılında yayınlanan “Günlük Yaşamın Psikopatolojisi” adlı yapıtları ile psikanalizi gün yüzüne çıkarmakta, dünyaya atılmış eksik ve bakıma muhtaç doğmuş olma algısıyla mücadele etmek zorunda kalan insanın acizliğini, ruhsal ikilemlerini ve savunma mekanizmalarını gözler önüne sermektedir.

Fizikte radyoaktivite ve kuantum düşüncesinin beslediği “algının” güvenilmezliği, felsefe alanında tüm gerçekliğin askıya alındığı fenomenolojik yaklaşım ve ruhsal alanda bastırılmaya çalışılan bilinç dışının insan üzerinde etkileri “algı” konusunun sorgulanması sonucunu doğurmuştur.

Algının yenidünyası: Dadacılık

Tüm bunlar yirminci yüzyılın ilk yıllarında gerçekleşmiş ve düşünsel hayatı derinden etkilemiştir.

Dönem felsefecilerinden Henri Bergson algının yanılabilir olduğundan hareketle sezgiselliği yücelten düşünsel dönüşüm ile Dada hareketinin felsefi alt yapısını oluşturmuştur.

Bergson’un öğrencisi Maurice Merleau Ponty ise “algının fenomenolojisi” adlı yapıtı ile algıyı kategorilere ayırarak insanın bir hazır algılar dünyasına doğduğuna işaret edecektir. İnsanın doğumundan itibaren dünya ile olan iletişiminde ona öğretilen hazır algıları kullanmakta olduğunu ve bu sayede sosyalleşebildiğini vurgulayan Ponty, bu algıları “evcil” algılar olarak tanımlamaktadır.

Evcil algıların doğru olup olmadığı sorgulanmadan kabul edilen ortak algılar olduğuna dikkat çeken Ponty masa, sandalye, anne, baba, dayı ve benzeri ne varsa önceden tanımlanmış tüm evcil algıların sorgulanmadan içselleştirildiğine vurgu yapmaktadır.

Salt gerçeğe ulaşmak için ise doğa ile ilk temas kurduğumuz “yaban” algıya ulaşmak ve oradan özgün algının üretilmesi gerektiği fikrini işaret eden Ponty’nin önerisi de hocası Bergson’un işaret ettiği gibi bir tür sezgisel algıdır.

Ponty, ancak yaban algılarımıza güvenerek özgün gerçeğe sezgisel de olsa ulaşılabileceğinin felsefi yolunu işaret etmektedir.

Bir yanda kuantum düşüncesinin varlık gerçeğini tartışılabilir hale getiriyor olması, diğer yanda evcilleştirilmiş algılardan kurtulup bebekliğin yaban algısına ulaşmadan gerçeğe yaklaşılamayacağı düşüncesinin tartışıldığı kaotik ortamda Dada düşüncesinin bir sanat akımı olarak ortaya çıkışı hiç de şaşırtıcı değildir.

Dada düşüncesinin özünde sanatın ve sanatçıya önceden sunulan tüm evcil algıların reddi Bergson ve Ponty’nin işaret etmeye çalıştığı yabanıl algı üzerinden dünyanın yeniden algılanıp sanat yapıtına dönüştürülme kaygısı yatmaktadır.

Felsefenin içine doğduğumuz dünyaya dair tüm algı ve ön kabulleri askıya alma çabası ile başlayan fenomenoloji üzerinden varoluşçuluğa doğru ilerleyen gerçeğe ulaşma arayışı sanata da etki ederek “hazır-evcil” algının reddi ve “bebek” algı ile yeniden kurgulanan bir dünya arayışı biçiminde Dadacıların düşünsel arka planını oluşturmuştur.

Dada düşüncesi öznenin dünya ile olan ilişkisinde ilksel bir yaklaşım biçimi olarak önceden tanımlanmış tüm evcil algıları reddederek sezgiselliği yüceltmektedir.

Yaban algı veya bebek algıya ulaşma arayışı ile tüm klişeler gibi sanat, sanatçı, eser ve hatta dil gibi kavramların da reddini gerektirdiği için kendi ile birlikte tüm sanatları da reddetmek durumunda kalan Dadacılık anti-sanat olarak görülmüş ve marjinalize edilmeye çalışılmıştır.

dada3

Dadacılar, anlam, kavram ve değerlerle örülü evcil algılar balonunda mutlu mesut yaşayan insanlara dışarıdaki yaban algılar dünyasını göstermeye çalışırken oluşturdukları anarşist iklim yüzünden günümüzün küreselleşme karşıtları gibi sistem tarafından marjinalize edilmiş ve dışlanmıştır.

Evcilleştirilmiş tüm algıları değiştirip dönüştürerek rastlantısallık içinde bir araya getiren Dada düşüncesi, bu haliyle sanatta, edebiyatta, sokakta kısaca yaşamın her anında savaşlarla, yıkımlarla varlığını devam ettiren, hiç değişmeyecekmiş gibi görünen ve bize inandırılmaya çalışılan sisteme ait algı ve düşünceye yıkıcı anarşist bir itiraz getirmektedir.

Dadacılar arasında yer alan ressam Francis Picabia’nın “Sonradan Görme İsa” adlı yapıtında vurguladığı “Babanın ve annenin, çocuklarının ölümü üzerinde söz hakkı yok ama vatan, bizlerin ikinci anası, politikacıların şanlı zaferi için yavrularını gönlünce canlı canlı gömebilir” sözleri 20. Yüzyıl başları için son derece sert ve kışkırtıcı kabul edilse de Dada düşüncesinin bir yansımasıdır.

Beklendiği gibi kısa sürede gözden kaybolan Dadacılıktan geriye heyecan, coşku ve toplumsal bilinçaltına sızan fikirleri kalmıştır.

Dadacılık neden devam edemedi?

Bergson ve devamında Ponty’nin açıkladığı algı kategorileri ile gerçeğe yönelebilmek için yaban algı arayışı Freud’un vurguladığı insanın dünyaya atılmış, cennetten kovulmuş, eksik bir canlı olma gerçeği ile yüzleşmeyi de gerektirmektedir.

Nitekim Freud’da çocukluk yıllarından itibaren akrabalık ilişkileri üzerinden evcilleştirilmiş algılar sunularak gerçeğin üzerinin örtülmesi ile çocuğun eksik ve yetersiz varoluş sıkıntısından kurtulmasının gerçekleştiğine vurgu yapar. Günlük Yaşamın Psikopatoloji ve 1913 de yazdığı Totem ve Tabu kitaplarında Freud, evcilleştirilmiş algılar ile üzeri örtülen bireysel varoluş kaygılarının nevrozların temelini oluşturduğunu, ilerleyen yaşlarda ise inanç sistemleri  üzerinden (Tanrı babanın koruması vb) kitlesel nevroza evrilerek sosyalleşmeyi ve toplumsal bilinç dışını oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Freud, kabul edilmesi içselleştirilmesi çok zor olan “eksik ve yetersiz” bir canlı olma gerçeği ile yüzleşmemek ve gerçeğin ağırlığı altında ezilmemek için evcil algılara sığınıldığını vurgulayan çalışmalarıyla insanın içine düştüğü açmazı da işaret etmektedir.

Bu açmazın doğurduğu olumsuz iklim Dada düşüncesinin sürrealizme savrulmasını da açıklamaktadır.

dada2

Dada düşüncesi veya yaklaşım biçiminin sürrealizme yönelmesinin özünde yaban algının sunduğu ve Freud’un işaret ettiği çıplak, acımasız gerçeğin altında ezilmeme çabası da yatmaktadır.

Öznel gerçek arayışı için yaban algı üzerinden bir yaklaşım biçimi sunan Dada düşüncesi, karşılaşılan gerçek ile yüzleşmenin ve içselleştirmenin zorluğu yüzünden kendini de reddederek gerçek üstüne kaçmanın yolunu aramak zorunda kalmıştır.

Kendi yabanıl algılarıyla temas kurdukları dünyaya bakıp sanatsal kurgularını üretme çabasında olan Dadacılar sanatın, düşüncenin ve hatta hayatların bile sabun köpüğü gibi var ile yok arasında geçici bir durum olduğu gerçeğini sezgisel olarak yapıtlarına aktarmışlardır.

Dadacılar hayata dair her şeyin bir sabun köpüğü gibi var ile yok arasında olduğunu işaret edip dışarıdaki salt gerçeği görünür kılmak için yapıtları ile köpüğü yırtarak kendilerini yok etme yolunu gönüllü olarak seçmişlerdir.

Virüs ve başka bir dünya

Dadacılık yok olsa da Dada düşüncesi içine doğduğumuz kavram, değer, anlam ve evcil algılar dünyasından ötede “dışarıdaki” salt gerçeği sezgisel olarak işaret ederek günümüzdeki “başka bir dünya” arayışlarının ateşini de geleceğe taşımaktadır.

Günümüzde aynı düşünceden beslenip sorgulanması istenmeyen gerçekleri sorgulayan “başka bir dünya” arayışında olanlar da sistem tarafından marjinalize edilmeye çalışılırken ufacık bir virüs evcil algılardan oluşan gerçeklik balonunu patlatmış, insanlığı olanca acizliği ve korunmasızlığıyla yaban algılar dünyası ile yüzleşmek zorunda bırakmıştır.

Virüs yüzünden evler hapishaneye, en yakınlarımız bile korku nesnesine dönüşürken insanın dünya ile kurduğu anlam ilişkisi neredeyse tümüyle ortadan kalkmıştır.

Patlayan gerçeklik balonu ile anlamlar, değerler kavramlar üzerine inşa edilen iyi kötü sığınıp idare etmeye çalıştığımız “yalan dünya” ifşa olmuştur.

Bu durumu, felsefeci Jacques Lacan dünyada dünyasızlaşmak olarak adlandırıyor.

Zamanında Dadacıların da işaret etmeye çalıştığı ve marjinalize edilip tepki gördüğü, Freud’un açıklamalarından anlaşıldığı üzere pek de katlanılabilir olmayan bu durumdan kurtulmak için yeni bir anlamlar, değerler, kavramlar balonu inşa edip içine girene kadar insanlığın tedirginliği devam edecek gibi görünüyor.

Peki ya sonra?

Sonra “yeni” evcil algılardan özenle inşa edeceğimiz kavramlar, değerler ve anlamlar dünyası balonuna sığınıp “yeni gerçeklik” algısı içinde tüm bu yaşananları unutmaya çabalayacağız.

Hepsi bu…

Mehmet Uhri

Sanırım abim haklı

Mayıs 30th, 2020

11055258_873987555995659_9156841081129518781_n

Sıradan bir gündü.

Her şey İzmir’de yaşayan abimin mesleki bir kongre için İstanbul’a gelmesi ile başladı. Her zamanki abi kardeş buluşmalarından biriydi.

“Dışarıdan” İstanbul’a gelenlerin çoğunlukla yaptığı gibi pek çok işi telaş içinde yapmak isteyen abim de buluşma için Beyoğlu’nu uygun görmüştü. Sanat galerileri ve müzeler arasında geçen sanat ağırlıklı buluşmaya ikimizin de itirazı yoktu.

Aynı ailede aynı çatı altında yetişmemize karşın huylarımız farklıydı.

Günümüzde “hiperaktif” zamanında ise “haylaz, yaramaz” diye adlandırılan bir abi ve ona ayak uydurmaya çabalayan kardeş formatında “düz duvara tırmanan” biçiminde ifade edilen bir çocukluktan sonra hayat ikimizi de farklı yollara savurmuştu.

Abim mühendislik ben tıp okumuştum.

Mühendisliği bitiren abim çalışma hayatına atılmış sonra sıkılıp tekrar üniversiteye girip bu kez çocukluk hayali olan arkeolojiye yönelmişti. Ben ise tıbbiyeyi bitirip uzmanlığa yönelip ailenin görece daha “uslusu” olarak hayatımı sürdürmeyi seçmiştim.

İkimizde aynı zamanlarda evlenmiştik.

Abim sonrasında iki evlilik daha deneyip hepsinde çuvallamış, bohem yaşamayı seçmişti. Abimin şaka yollu takılmasıyla ben “maalesef” birinci evlilik ile yetinip bir kız babası olarak mazbut bir aile yaşantısı sürdürüyordum.

Abimin İstanbul’a bana haber vermeden daha sık gelip gittiğini ve bu gelişlerinin her birinde farklı hatunlarda ikamet ettiğini sonradan öğrenecektim. Neymiş? Bir hatunun yanında diğer bir hatundan söz edip pot kırarmışım. Racona tersmiş.

Her neyse. Yine böyle bir buluşmaydı.

“Bu gelişinde arayıp haber verdiğine göre hatun performansında düşüş söz konusu gibi görünüyor. Tıbbi yardım gerekiyorsa kardeşlik hatırına elimden geleni yaparım” biçiminde takılmadan edemedim.

Küfrü yedim.

Eh, ne de olsa kardeşler birbirinin damarına basmayı iyi bilir. Aile ortamında anne babanın ilgi ve sevgisini paylaşmak için farkında olmadan yarışıyor olmanın getirdiği uzaklaşma zaman içinde anne babanın kaybı ile sanırım anlamını da yitiriyor.

Farklı şehirlerde farklı hayatlara savrulup uzak olsak da birbirini iyi tanıyan, derdini sıkıntısını, kalabalıklar içinde yalnızlığını fark edip sessizce arkasında duran kardeşler olmak için anne babanın yitip gitmesini beklemiş olmak kabul edilmesi zor olsa da bizde de öyle oldu.

57447268_10157236072953415_1036031345421189120_oYaş aldık, değiştik, büyüdük. Bizimle birlikte hayat da büyüdü. Kardeşler arasındaki çocukluk çağlarında yaşanan rekabet yerini birbirinin yaptıklarıyla gurur duymaya, sevinip mutlu olmaya bıraktı.

Hekim olmanın gerektirdiği form ve normlara uyup gereksiz sosyal çatışmalardan uzak duran “uyumlu” biri olup çıkmıştım. Abim ise “mahallenin delisi” misali pek çok sosyal norma arkasını dönüp kendi bildiği yoldan ilerleyip akademisyen olmuş, üniversitenin görece özerk ortamında kendini kaybettirmeyi başarmıştı.

Dönüp geriye baktığımızda ikimizin de yaşanmışlıklarımızdan pek öyle önemli pişmanlığı olmadığını görüyorduk.

Buluşma Beyoğlu İstiklal caddesinde olunca bir iki sanat galerisi ve müze gezmemek olmazdı. Kahvemizi içip İstiklal caddesinde yürümeye başladık.

Bir kaç mekan gezdikten sonra abim bir ressam arkadaşının atölyesine uğramayı önerdi.

Ressam arkadaşının yaptığı devasa boyutlu soyut resimlerinin binlerce Euro bedel ile kapış kapış gittiğini, çok tanınan ve ilgi gören biri olduğunu anlatınca merakım arttı. Sözünü ettiği “meşhur” ressamın adını o güne kadar duymamış olmanın verdiği eziklikle abime uyup tünele doğru ilerledik.

Eski metruk bir binanın dördüncü katına tırmanıp atölyeye girdiğimde gördüklerim tam bir hayal kırıklığıydı. Ressam atölyede yoktu. Ancak atölye fabrika gibi çalışıyor resim üretiyordu. Tuvallerin üstünde bilgisayar çıktısı gibi çizilmiş küçük yaprak benzeri motiflerin içleri ressamın “ekibindekiler” tarafından fırça darbeleri ile dolduruluyor, ortaya duvar kâğıdını andıran büyük boyutlu resimler çıkıyordu. Her bir tuvalin başında bir kişi çalışıyor Fordist üretim modeli ile hazırlanan fabrikasyon resimler imza için ressamın tatilden dönüşünü bekliyordu.

“Burası atölyeden çok bir imalathaneyi andırmıyor mu?” diye sordum. Abim sanata ve sanatçıya saygıdan söz edip itiraz etmese iş büyümeyecek gün uzamayacaktı. Üzerinde başka birinin fırça darbeleri olan bir tablonun altına imza atılmasını etik bulmadığımı söyledim. Fikir ressama ait diyen abimi ikna edemedim. Hiç olmazsa iki imzalı olsaydı diye üsteledim “öyle hiç olmaz” yanıtını aldım.

“Yahu bilimsel bir makaleye emeği geçenlerin hepsinin ismi yazılmıyor mu? En azından bir teşekkür notu eklenmiyor mu? Burada niye olmuyor? Etik değil bu yapılan” Diye üsteledim.

Abimin kafasını bulandırmayı başardım ama yine de ikna olmamıştı.

Benim söylendiğimi görünce atölye çalışanları kötü kötü bakmaya başladılar. Abim çıkmamız gerektiğini söyleyip ressam arkadaşına selam bıraktı.

Binadan çıktığımızda şaşkınlığım ve hayal kırıklığım devam ediyordu. İçin için öfkeleniyordum. Sağlığın piyasalaşmasının olumsuz sonuçlarını içimize kadar hissettiğimiz bir dönemde sanatın da benzer bir akıbete uğramakta olduğunu kabullenmekte zorlanıyordum.

Abime “Sanatın ve sanatçının fabrika patronluğuna tedavül edilmesinin kabul görüp üstüne destek veriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?” diye sordum. Abim paranın girdiği her yerde durumun aynı olduğunu sanat piyasası karşısında sanatçının aç kalmamak için da eğilip bükülmek zorunda kaldığından söz etti. Geçmişin meşhur ressamlarının dönemin zenginlerine ait portreler ile geçimlerini sağladıklarını hatırlattı.

Resimlerini satamasa da yine de Van Gogh gibi ressamlar da yaşamış ve sanatı özgürce yapabilmiş diye itiraz ettim.

Baktım anlaşamıyoruz bu kez ben bir ressam arkadaşımı aradım. Biraz da emrivaki ile kendimizi davet ettirdim. Ressam arkadaşım ile tanışmamız kızlarımızın ilkokulda sınıf arkadaşı olması ile başlamıştı. Kızlarımız büyüyüp farklı yönlere savrulsalar da dostluğumuz devam ediyordu.

Doğrusu yakından tanıdığım başka bir ressam olmadığı için o güne kadar bütün ressamların benzer olduğunu düşünüyordum.

Abimi de alıp ressam dostumun Şişli’deki atölyesine gittik. Kapıyı kendi açtı. Atölyede kendinden başka çalışanı olmadığını gören abim kulağıma eğilip “öğrencisi de mi yok?” diye sordu. Biz geliyoruz diye toplamaya çalışsa da atölye dağınık ve görece “kirli” sayılırdı.

Nereden geldiğimizi ve neden orada olduğumuz konusuna hiç girmeden “abim seninle tanışmak istedi” diyerek konuya girdim. Atölyede çeşitli yerlerde duran bir kısmi bitmemiş resimlere göz attıktan sonra oturup ressam dostumu sorularımla konuşturmaya çalıştım. Bu arada sevgili eşi de ikramda bulunarak muhabbetimize eşlik etti.

Liseden sonra ressam olmaya karar verip akademiye ancak yedek listeden kabul edildiğini ailesinin itirazlarına ve babasının “oğlum tabelacı olacak” diye ağlamasına karşın sanat eğitimine başladığını, hayatını sadece resim yaparak kazandığını, ders veya kurs vermediğini, sipariş resim yapmadığını ve “ucuz mal” satın almaya çalışan sanat tacirlerinden uzak durduğunu anlattı.

Atölyesine kapanıp günlerce dışarı hiç çıkmadan çalışabildiğini, sanatını özgürce yapmaktan başka kaygısının olmadığından söz etti.

Bu arada ressam dostum da abimi konuşturup tanımaya çalıştı. Abim de ortamın samimiyetine kapılıp kendini gizleme gereği duymadan hayatını ve yaptıklarını anlatıverdi.

Günün sonuna doğru teşekkür edip izin isteyip atölyeden ayrıldık.

Abimi kalacağı kongre oteline bırakıp eve dönerken eşim aradı. Nerede olduğumu sorup eve beklediğini söyledi. Pek alışkın olmadığım bu duruma önce anlam veremedim.

Meğer biz atölyeden çıktıktan sonra ressam arkadaşım ve sevgili eşleri eşimi arayıp abimle tanıştıklarını anlatıp rapor vermişler. Dahası abim gibi bohem tipleri çok iyi tanıdıklarını, hatta bir zamanlar kendilerinin de benzer bir hayata bulaşmış olduklarını söyleyip abim ile fazla teşriki mesaide bulunmanın bizim gibi “mazbut” aileler açısından sakıncalı olabileceği konusunda eşimi uyarma gereği duymuşlar.

Endişe edilecek bir durum olmadığına eşimi ikna etmem zaman aldıysa da bir şekilde kıskanılıyor olmak hoşuma gitmedi değil, hani.

Velhasıl, abimin İstanbul’a gelmesi ve sanat, sanatçı, sanatın piyasalaşması üzerine tartışma ile başlayan günün sonu, abim ile birlikte fazla zaman geçirmemem hatta olabildiğince uzak durmam gerektiği gibi abuk sabuk bir sona ulaşmış oldu.

İzmir’e döndükten sonra abimi arayıp yaşananları biraz da şaşkınlıkla abime aktardığımda bir süre gülüp “Bizim hararetle tartıştığımız konu çoğunluğun umuru bile değil. Soyun devamı için aile kurumunun kutsallığı ve dokunulmazlığı ise ilk yazılı metinler olan Sümer ve Hitit tabletlerinde bile anlatılır. Neden şaşırıyorsun?” diye yanıt vermişti.

Bir sonraki İstanbul ziyaretini baş başa bir meyhanede daha eften püften konular üzerine konuşarak yapmak üzerine anlaşıp telefonu kapattık.

Bu da öyle bir gündü…

Mehmet Uhri

Not: Abim haklı sanırım. Yukarıdaki anlatıyı paylaştığım her ortamda kısa bir sessizlik ve gülümsemeden sonra üzerine konuşulacak onca konu dururken istisnasız olarak “abinizin çocuğu var mı?” sorusunun gelmesine neden şaşırıyorum ki?

Bir Daha Darılmayalım

Mayıs 23rd, 2020

darilmayalim

Bu yaşımda teröre yardım, yataklık etme suçlamasıyla savcı önüne çıkarılmış sefil bir mahalle bakkalıyım.

Yaşlı bir bakkalın terörle, teröristle ne işi olur? Anlamakta zorlanıyorum.

Öyle suçlamalara maruz kaldım ki, kendimden şüphe etmeye başladım. Yakınlarım bile şüphe ile sorular sorduğuna göre farkında olmadan iddia edilen suça karışmış olabilir miyim diye kaygılanmadan edemiyordum.

Şehrin hayli eski mahallelerinden birinde babadan kalma bakkal dükkânı ile geçimimi sağlıyorum. Mütevazı görünse de o dükkân, bir aileyi geçindirip eli ekmek tutan üç çocuk okutmuştur. Şimdilerde adım pek anılmasa da zamanında mahallenin bakkal amcasıydım. Ortalığı marketler sarınca tekel bayiliğine dönüşüp ayakta kalmaya çalıştım. Ancak gün döndü değişti, ne eskinin bereketi ne de kazanılan paranın hayrı kaldı. Masraflarımı kısıp gücüm yettiğince işimin başında durmaya çabalıyorum.

Şimdi ise, terör şüphelisi olarak savcının karşısında terliyorum.

Her şey, aranan azılı terör zanlısının bakkalın bulunduğu binada sahte bir kimlikle ev kiralaması ile başlıyor. Sigara almak için ara sıra uğrayan, genellikle ortalıkta görünmeyen sakallı delikanlıyı emniyette fotoğrafları gösterilince tanıdım. Tuttuğu evin sahibesi bayan ile birlikte beni de şüpheli sıfatıyla gözaltına almışlardı. Hanımefendi bir şey bilmediğini söyleyip ifadesini verip serbest bırakılsa da beni bırakmadılar.

Neymiş? Bakkalın güvenlik kameraları niye çalışmıyormuş? Geçmişe dönük hiçbir kaydın bulunmaması şüphelerini daha da arttırmış. Sorguda itiraf ettirecek bir şey bulunamasa da kasıtlı olarak güvenlik kameralarını çalıştırmadığım ve olan kamera kayıtlarımı da sildiğim düşünülerek cihazlar incelemeye alınmıştı. İnceleme süresince gözaltında kaldım. Sonuçta değil silmek kamerayı hiçbir zaman çalıştırmadığım anlaşılarak savcıya teslim edildim.

Savcının yüzü asıktı.

Yüzüme bile bakmadan dosyayı inceliyordu. Kafasını kaldırmadan aranan zanlıyla bir bağlantım olup olmadığını tekrar tekrar sordu. Tüm akrabalarım ve geçmişim didik didik edilmiş bağlantı bulunamamıştı. Sosyal medya kullanmıyor olmam bile şüphe uyandırmıştı. Terör zanlısına yardım ettiğimi düşünen savcı kameraların neden çalışmadığı konusunda inandırıcı bir hikâyemin olup olmadığını sordu. Aksi halde yardım ve yataklıktan tutuklanma talebiyle yargıç karşısına çıkarılacağımı buyurdu.

- Savcı bey, adı geçen şahısla bir bağlantım olmadığını söyledim, inanmadınız. Söylediklerime inanmadığınız halde benden hikâye duymak istiyorsunuz. Hem de inandırıcı bir hikâye istiyorsunuz. Dinleyin o zaman…

Açıkçası biraz da ümitsizce unutmak istediğim o talihsiz günü ve sonrasında yaşananları savcıya ve ifademi yazıya döken sekretere anlatmaya başladım.

Aşağıdaki satırlar savcıya verdiğim ifade metninden alıntıdır:

“Kameraların arızalı olmadıkları halde neden hiç kayıt yapmadığı konusunda inandırıcı bir yanıt vereceğimden emin değilim.

Her şey, birkaç kalem pil yüzünden oldu.

Yaklaşık 20 yıl önce bahar aylarında yaşanmış unutmak istediğim küçük bir hırsızlık olayıydı. O yıllar tekel bayi değil sıradan bir mahalle bakkalıydım. O delikanlı ise lise öğrencisiydi. Kaşla göz arasında tezgâhın yanından kalem pil çalıp kaçmaya yeltenmişti. İlk anda ne çaldığını anlamamış ancak cebine bir şey attığını görmüştüm. Onu gördüğümü fark edince telaşla dışarı çıkmıştı. Peşinden koşturup yakalamaya çalışırken kavşağa hızlı giren bir aracın altında kaldı. Delikanlı hastaneye yetiştirilse de kurtarılamadı. O günden sonra hep vicdan azabı çektim.

Kazanın ölümle sonuçlanması yüzünden olay adliye yansımıştı. Her şeyin delikanlının peşinden koşturduğum için yaşandığını söylesem de beni bırakıp çarpan aracın sürücüsünü gözaltına aldılar. Kısa süren dava süreci delikanlının cebinden çıkan kalem piller ile hırsızlık ve kapkaç sırasında oluşan kaza olarak kayıtlara geçmiş kimse ceza almamıştı. Tüm fatura ölen delikanlıya çıkarılmıştı.

18 Yaşında lise öğrencisi delikanlı birkaç kalem pil için hayatından olmuştu. Üstelik oğlum yaşındaydı, gencecikti. Uzun süre olayın etkisinden kurtulamamıştım. Keşke çalıp gitseydi pilleri, görmezden gelseydim, peşinden gitmeseydim diye hayıflanmıştım. Zaman geçince günlük koşuşturmanın içinde olayı unuttuğumu sansam da delikanlının ürkek korkak bakışları ve o gün yaşananlar rüyalarıma giriyordu.

img_0124

Yaz geçip sonbahar yaklaşınca karşı kaldırımda taburesine ilişip oturan ve bize doğru bakan o kadını bir müşteri sorunca fark ettim. Her gün öğlene doğru aynı yere taburesini koyup oturuyor kulaklıklarını takıp walkman dinleyerek gün boyu öylece karşıya bakıyordu. Başlangıçta önemsemedim. Ancak kadının gözlerinin sürekli üzerimde olması tedirgin edince bir polis arkadaşımdan yardım istedim.

Yapılan incelemede kadının ölen delikanlının annesi olduğunu öğrenince sıkıntım büyüdü. Kadın hiçbir şey yapmadan öylece bütün gün bana baktıkça vicdan azabım giderek kaygıya ve sonunda “bu kadın bana bir kötülük yapacak”  saplantısına dönüştü.

Cesaretimi topladım, yanına gidip konuşmayı denedim. Yüzüme bile bakmadan taburesini alıp az ileriye oturdu. Sırtını döndü. Bu durum tedirginliğimi arttırdı. Polisten yardım istedim. Ancak kadının her hangi bir suç işlemediği gibi ima yollu bile olsa tehdit etmemesi nedeniyle bir şey yapamayacaklarını söylediler. Acılı bir anne olarak görmezden gelmemi istediler.

Kadın her gün aynı yere geliyor kulaklığını takıp walkman dinleyerek gün boyu dükkâna bakıyordu. Birkaç ay böyle geçti. Alıştığımı söyleyemem. Yüzündeki o hüzünlü ifade ve donuk bakışları belleğime kazınmıştı. Bir süre sonra kadının yanında bir genç kızın ara sıra ona eşlik ettiğini fark ettim. Elindeki kitaplara bakılırsa üniversite öğrencisiydi. Yanına oturduğunda kadın kulaklıklardan birini ona uzatıyor ve ikisi birlikte dinliyorlardı. O kızı ve ailesini tanıyordum. Seyrek de olsa bakkalıma uğrarlardı. Yakınlarda oturuyorlardı. Genç kız genellikle okul dönüşü haftada bir bazen iki kez o acılı kadının yanına ilişip bir süre orada kalıyor, sonra yine hiç konuşmadan ayrılıyordu.

Yağmur ile uyandığımız ve hiç durmadan yağan yağmura tutulduğumuz günün öğleden sonrasıydı. Genç kızın alışveriş için uğramasını fırsat bilip ucuz şemsiyelerden iki tane çıkarıp “günün hediyesi” diyerek uzattım. Şaşırsa da dışarıda şiddetini arttıran yağmuru görüp geri çevirmedi.

- Teşekkür ederim. Ancak neden iki tane?

- Biri senin diğeri o yanında oturduğun kadın için. Bu gün işi çok zor olacak.

- Onu tanıyor musunuz?

- Kazada ölen delikanlının annesi olduğunu biliyorum. Benimle hiç konuşmadı. Konuşmak da istemiyor. Açıkçası başlangıçta tedirgin olsam da bir kötülük yapacak olsaydı yapardı diye düşünüp sesimi çıkarmıyorum. Onu teselli etmek istesem de elimden bir şey gelmiyor.

- Kaza mı dediniz? Kaza filan değildi. Onu biz, hepimiz öldürdük. Hem sesinizi çıkarsanız ne olacak? O annenin canını daha fazla yakamaz, üzemezsiniz. Oğlu öldüğü gün o da biraz öldü. O artık bir zombi, yaşayan bir ölü. Bilir misiniz? Zombiler uzaktan canlı görünseler de yaşadıklarının farkında bile değillerdir.

- İnanın yaşananlardan ben de çok üzgünüm böyle olmasını istemezdim.

Gözleri dolmuş ve öfkelenmişti. Sözlerimi bitirmemi beklemeden ve şemsiyeleri almadan bir hışım çıktı gitti. Ertesi gün yağmur yine yağıyordu. Kadın her zamanki saatte yine gelip taburesine oturdu. Elime tabure ve iki şemsiye alıp yanına gidip oturdum. Şemsiyelerin birini ayakucuna bıraktım. Diğerini de kendim için açtım. Yağmur şiddetlense de alıp kullanmadı. Bir süre öylece yanında sessizce durdum. O ise kulaklığını takıp gözlerini ayırmadan o menfur olayın yaşandığı yere ve bakkal dükkânına bakıyor, benimle ilgilenmiyordu. Müşteriler gelince onu orada bırakıp bakkala döndüm. Yağmur şiddetini arttırınca müşteriler ayrılmayıp beklemeyi seçince çıkıp tekrar yanına gidemedim.

Öğleden sonra genç kızın kadının yanına ilişip bıraktığım şemsiyeyi açtığını, birlikte kullandıklarını gördüm. Kadın onca ıslanmaya rağmen o donuk bakışlarını hiç değiştirmeden her zamanki gibi oturmayı sürdürüyordu. Akşama doğru kızın koluna girip ağır adımlarla uzaklaştılar.

Günler böyle geçerken genç kızın bakkala uğramasını fırsat bilip “ben de bir babayım. O çocuk benim de rüyalarıma giriyor. Kabul edilmeyeceğini bilsem bile elini öpüp af dilemek istiyorum. Lütfen onunla görüşmeme yardımcı olun” dedim. Cevap vermeden çıkıp gitti.

Günler geçiyor kadının her gün ayin yapar gibi gelip öylece oturuşu hiç değişmiyordu.

Sonbahar ilerleyip havalar soğuyunca bir kez daha şansımı denemek istedim ve sıcak iki bardak çay alıp yanına gittim. Bardağı uzatınca bu kez geri çevirmedi. Kafasını önüne eğmesini fırsat bilip “sizin kadar olmasa da o günden beri ben de acı çekiyor, kendime kızıp duruyorum. Oğlunuzu tanımak isterdim. Bir şeyleri değiştiremem ama gün gelir beni affedersiniz diye umut ediyorum. Bana oğlunuzu anlatabilir misiniz?” dedim.

Yine cevap vermedi.

Sonraki günlerde de sıcak bir içecek alıp hep yanına gitmeye çalıştım. Konuşmadan yanına oturup hayatımın çoğunu geçirdiğim o dükkâna ve gelen geçene baktım. Oradan bakılınca yaşadığım hayatın önemsiz ve hatta anlamsız göründüğünü düşündüm. Her gün kendimi o bakkal dükkânına bağlı sadık ve evcil bir köpek gibi hissediyordum. Sanki ben dükkânın değil, dükkân benim sahibimdi. Konuşmasak da onun yanına oturup ona eşlik etmeyi sürdürdüm. O ise ısrarla konuşmuyor, kulaklığını takıp öylece oturuyordu.

Bir gün öğlen saati olmasına karşın kadın gelmedi. Gün ilerledi ama yine yoktu. Alışkanlık icabı taburemi her zamanki yere koyup oturmuş bakkal dükkânını izleme ayinini tek başıma sürdürüyordum. Akşama doğru genç kızın kolunda ağır adımlarla yanıma geldiler. Beni orada öylece oturmuş halde görünce şaşırmışlardı.

Kadın sessizce yanıma gelip oturdu. Cebinden çıkardığı taşınabilir müzik aletine taktığı kulaklığın birini bana uzattı. Diğerini de kendi kulağına takıp düğmesine bastı. Gitar eşliğinde söylenen amatörce kayıt edilmiş “bir daha darılmayalım” diye tekrar eden dokunaklı bir aşk şarkısı çalıyordu. Bildiğim bir şarkı değildi. Genç kız yanımıza oturmuş sessizce ağlıyordu. Genç kızın omzuna dokunup “O mu söylüyor?” Diye sordum. Bu kez kendini tutamayıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Kayıt bitiyor ve aynı şarkı yeniden başlıyordu. Bir süre sakinleşmesini bekledim. Anne ise her zamanki donuk haliyle bizimle ilgilenmeden dükkâna bakınıyordu. Neden sonra genç kız anlatmaya başladı;

- Lisede sınıf arkadaşıydık. Birbirimizi sevmiştik. İkimizin de ilk aşkıydı. Duygularımızın gerçek ve temiz olduğundan emindik. Kısa süren anlamsız bir dargınlığı sonlandırmak ve kendini affettirebilmek için bu şarkıyı benim için bestelemiş. Ailelerimiz varlıklı değildi. Öğrenci harçlığı ile çay içip sohbet edecek kadar bile paramız olmadığı için parklarda vakit geçirirdik. O gitar çalar, sesim yettiğince eşlik ederdim. Umutlarımız vardı, geleceğe dair konuşurduk. Olayın yaşandığı günden bir gün önce af dilemek istediğini söyleyip buluşmak istemişti. Nedense nazlanıp ertesi güne bırakmıştım. O gece annesi gitarıyla fazla vakit geçirip üniversite sınavına yeterince hazırlanmadığı için söylenince atışmışlar. Ertesi gün annesinin gitarını sakladığını, buluşmaya gitarıyla gelemeyeceğini görünce besteyi yaparken kaydettiği kaseti ve babasının hediye ettiği walkmanı alıp evden çıkmış. Bestesini canlı okuyamayacağını anlayınca kaset kaydını dinletme derdine düşmüş. Walkman için pil gerektiğini ve cebinde de para olmadığını fark edince bakkaldan pil çalmak zorunda kalmış. Gerisini biliyorsunuz. O günden beri yitirdiğimiz yerde, ana kız burada oturup o gün dinleyemediğimiz şarkıyı dinliyoruz.

Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. 18 yaşın heyecanıyla sevgilisi için yazdığı şarkıyı dinletebilmek uğruna, beceriksizce çalmaya çalıştığı birkaç pil yüzünden koca bir hayat yok olmuştu.

Hikâyeyi merak etmiştiniz, savcı bey!..

İnandırıcı olup olmadığını bilemem. Ancak o günden beri dükkânımdan kim ne çalmaya çalışırsa çalışsın görmezden gelir, hiç sesimi çıkarmam. İhtiyacı olmasa almaz diye düşünürüm. O nedenle güvenlik kamerası taktırmadım. Yasa değişip devlet zoruyla taktırılan kameraları da aynı nedenle hiç çalıştırmadım. Bir avukat müşterime sormuştum. Söylediğine göre kanunda çalışır durumda güvenlik kamerası bulunması gerektiği yazıyormuş. Kameraların bakımlarını yaptırıp çalışır durumda olmalarına dikkat ediyorum. Çalışır görünse de düğmesine basan olmayınca kayıt yapmıyor. Yani kameralarım da o anne gibi biraz zombi…

O aradığınız teröriste birkaç sigara sattım diye hapse atacaksanız hiç durmayın. O gün delikanlı ile birlikte annesi ve sevgilisi gibi ben de biraz öldüm. Hapisliği o uğursuz gün için kesilmiş cezaya sayarım.

Başka söyleyeceğim yoktur, savcı bey”

Savcılık ifademi imzalarken sekreterin gözlerinin yaşarmış olduğunu fark ettim. Savcı ise uzun süre düşündükten sonra polis memurunu çağırıp dışarıda beklememi kararını bildireceğini söyledi.

Az sonra pek de alışılmadık bir durum oldu. Odaya çağrılıp savcılık kararının yüzüme okunmasını beklerken elinde kâğıt ile savcı bey kapıda belirdi. Polis memuruna kelepçeyi çözebileceğini, soruşturmanın sona erdiğini ve mahkemeye gerek kalmadığını, şüphelinin serbest bırakıldığını bildirdi.

Karşılaştığımız ilk andan itibaren göz teması kurmayan savcı kelepçeler çözülürken yanıma yaklaştı ve ilk kez gözümün içine bakıp “Yanlış anlamayın. Sekreterim ısrarla sormamı istedi. O anneye, kıza ve o şarkıya ne oldu? Şimdi neredeler?” diye sordu.

Kâğıdı elinden alıp ayağa kalktım. Sekreter hanım da kapıya çıkmış bizi izliyordu. Elimdeki kâğıdı gösterip “Savcılık sorgusu bittiğine göre bu soruya cevap vermem gerekmiyor. Ancak merak ediyorsanız adresim burada yazılı. Gelir kendi gözlerinizle görürsünüz. Hatta zamanınız olursa delikanlıdan kalan o şarkıyı bile dinleyebilirsiniz.” Dedim.

Koridorun ucuna geldiğimde ikisine de el sallayıp “Bekliyorum savcı bey. Bir gören olur diye korkmayın. Ne de olsa kameralar çalışmıyor.” Diye seslendim.

Mehmet Uhri

Not: Sözü edilen şarkıya bir-daha-darilmayalim linkinden ulaşabilirsiniz.

(Söz: Şenay Yoldaş, Beste: Oğuzhan Yoldaş, Seslendiren: Ali Murat KARAASLAN)

Çilehane

Mayıs 8th, 2020

saatci-7

Telefonun ucundaki Bakırköy çarşısının eski saatçilerindendi.

Tamir için bıraktığım aile yadigârı kurmalı duvar saati bulunamayan parça yüzünden dükkânda bekliyordu. Saatçi, bulundukları binanın kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacağını, dükkânı boşaltması gerektiğini söyleyip utana sıkıla bıraktığım saati tamir edemeden iade etmek istediğinden söz etti.

Saatin acelesi olmadığını söylemem üzerine derin bir iç çekip bir süre sustu sonra yine aynı sıkıntılı ses tonu ile sözlerini sürdürdü;

- Salgın hastalık nedeniyle çarşıda işler durdu, ne olacağı da belli değil. Yaşım nedeniyle sokağa çıkmam ve iş yerini açmam yasak. Maalesef dükkânı kapatıyorum. Size de mahcup oldum, doktor bey.

- Önemli değil. Ancak yılların dükkânının kapanıyor olmasına doğrusu çok üzüldüm. Hayırlısı olsun.

Bu hengamede virüs pandemisinin doğurduğu olağanüstü şartların inşaat sektörünü hiç etkilemediğini düşündüm.

İş çıkışı uğrayacağımı söyleyip telefonu kapadım.

Akşamüzeri o eski saatçi dükkânına uğradığımda çevredeki iş yerlerinin çoğunun boşaltılmış yıkıma hazırlandığını gördüm. Çarşıya hüzün çökmüştü. İhtiyar saatçi ile birlikte dükkânda kendi gibi yaşlı bir adam daha vardı.

Maskelerini indirmiş karşılıkla çay içiyorlardı.

Saatçi, ambalajlayıp hazırladığı duvar saatini tezgâhın altından çıkarırken çay teklifini geri çevirmememi rica etti.

Çantamı bırakıp tezgahın altından çıkardığım tabureye iliştim. Çayı doldururken hastanede durumun nasıl olduğunu, virüs ile mücadelede hangi aşamada olduğumuzu sordu.

Ani bastıran salgın nedeniyle ilk andaki şaşkınlık ve “yeniliyoruz” hissinin atlatıldığını, morallerin yerine geldiğini ancak bu arada diğer hastaların ötelenmiş sağlık talebi yüzünden hasta dolaşımının artması ile salgının alevlenmesinden kaygı duyduğumuzu söyledim.

Saatçi ise yaş kısıtlaması nedeniyle sokağa çıkamadıklarını, dükkânı toplayabilmek için bile zor bela izin aldığını, kentsel dönüşüm adı altında çarşıda bir tarihin eriyip yok olduğundan yakındı. O ana kadar sesini çıkarmayan kır saçlı kirli sakallı diğer ihtiyar “bırak artık geçmişe üzülmeyi, ne geçmiş kaldı ne de gelecek.” Diye söylendi.

İkimiz birden susup bu sözlerin sahibine baktık. Baktığımızı görünce çayından bir yudum alıp “Görmüyor musunuz? Geçmişin hülyaları ile geleceğin hayalleri arasında sıkıştık. Hep aynı güne uyanıyoruz. Ne geçmişin bir yararı oluyor ne de geleceğe dair hayal kurabiliyoruz. Çarşının yitirdiklerine üzüleceğine kendi haline bak.” Diyerek sözlerini sürdürdü.

Saatçi, arkadaşını tanıştırıp “teknesiyle her gün balığa açılan adamı ihtiyar diye eve tıkarsan böyle huysuz biri olur çıkar” diye takıldı. Adam bu sözlere “kimmiş huysuz ihtiyar? Az önce giden dükkân ve saatler için dellenip duran sendin” diye yanıt verdi. Kısa bir sessizlikten sonra saatçi “iyi ki bazı şeyler hiç değişmiyor” deyince ikisi birden gülerek dostluklarının çok eskiye dayandığından ve atışmayı sevdiklerinden söz edip açıklama yapma gereği duydular.

Balıkçı diğerine göre daha sert ve aksi birine benziyordu. Balıkçıya dönüp “Peki, denizden bakınca durum nasıl görünüyor?” diye bir soru yönelttim.

Balıkçı saatçiyle göz göze geldi. Saatçi az önce kendine anlattıklarını tekrarlamasını istedi.

- Durum kötü değil, çok kötü. İnsanlığın bugünkü halini denizci diliyle anlatırsak; açık denizde motorları arıza yapmış gemiye benzetebiliriz. Yetmezmiş gibi rüzgâr olmadığı için yelken de işe yaramıyor. Hiç bir alet çalışmıyor. Derin sulardayız. Çıpa da tutmuyor. Duruyor muyuz, sürükleniyor muyuz? Onu bile bilmiyoruz. Pruvadaki Cenova yelkenini açmış rüzgâr bekliyoruz.

- O kadar mı kötü?

- Daha ne olsun? Bir dünya dolusu insan sığınacak güvenli bir liman veya yardım bekliyor. Kurtarma sandalına tutunmuş kazazedelere döndük. Herkes kendi kabuğuna çekildi. Hayatta kalmaya ve zaman kazanmaya çabalıyor. Ben demiyorum. Ülke liderleri söylüyor.

- Sağlıkçılar boşuna mı çabalıyor?

- Sizler teknenin yüzer durumda kalması için elinizden geleni yapıyorsunuz. Birileri de temel gereksinimleri sağlıyor. Geri kalan herkes bekliyor. Ne geçmişin anıları ne de geleceğin hayalleri kaldı. Hep aynı güne uyanarak bekliyoruz.

Saatçi, boşalan bardaklara çay takviyesi yaparken balıkçı eliyle saatçiyi gösterip; “Dükkân için üzülme diyorum, bizimkine. Hangi güne uyandığımızı unuttuk. Ne koldaki ne de duvardaki saatin anlamı kaldı. Zaman sanki öylece durdu. Hep aynı güne uyanan mahkûmlara döndük.” Dedi.

Saatçi çayından bir yudum alıp “Bence zaman yine akıyor ancak algılamakta zorlanıyoruz. Kabul ediyorum; benim gibi ömrü saatçilik ile geçen birinin bile alışık olmadığı bir durumdayız. Algılamakta zorlanıyor olsak da insan varsa zaman da olmak zorunda. Bildiğimiz zaman anlamını yitirmiş olabilir ama yine de bir yerlerde akıyor olmalı.” Diyerek Tanpınar’ı hatırlattı;

- Tanpınar’ın sözünü ettiği “yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında” tutuklu kaldık. Ne içindeyiz, ne de dışında. Her birimiz ışık huzmesinin içinde varlığı yokluğu belirsiz birer foton gibiydik. Dalgamızı yitirdik. Yeni bir zaman dalgasının gelip bizi sürüklemesini bekliyoruz. Açık denizde rüzgarı bekleyen gemiye ne kadar da benziyor değil mi?

- Yani bildiğimiz zaman yok mu oldu?

- Bildiğimiz zaman anlamını yitirdi. Daha ilkel zamanlara tutunmaya çabalıyoruz. Zamanın farkında bile olmadığımız çocukluğumuzdaki zamanlara dönmüş olabiliriz. Aynı oyunu sıkılmadan oynayan çocuklar gibi işi gücü bıraktık kendimizi oyalıyoruz. Balıkçı o nedenle haklı. Hangi çocuk kolunda saat olsun ister? Kolunda saat olsun isteyen de çocuktan sayılmaz.

- Şunları bana baştan bir daha anlatabilir misiniz? Hepimiz aynı zamanda değil miyiz?

- Değiliz elbette. Çocuklukta geçmek bilmeyen zaman, yaşlılıkta hızlıca akıverir. Evdeki zaman ile işteki zaman bile farklıdır. Dahası da var.

- Dahası mı?

Balıkçı araya girip “insanın ömrü saatçi dükkânında geçerse kafayı az sıyırması doğaldır. Hoş ben de tuttuğum balıklarla muhabbet ederim. Sen yine de dinlemeye devam et” diyerek benim üzerimden arkadaşına takıldı.

Saatçi oralı olmadan sözlerini sürdürdü.

- Zaman dediğin de kendi içinde farklılık gösterir. Ait olduğumuz bir zamanın içine doğarız. Büyüdükçe içine doğduğumuz zamanı çocukluğumuzda bırakır çabuk unuturuz. Bizimle birlikte büyüyen hayatı yönetebilmek için düzenlenmiş zamanların içine yuvarlanırız. Meslekten kent hayatına, aile ilişkilerinden taşıdığımız kimliklere kadar önceden tanımlanmış düzenlenmiş ne varsa hepsinin içinde bir ömür tüketiriz. Tüm bu zamanlar anlam dünyamızı oluşturur.

- Peki ya şimdi hangi zamandayız?

- Bence şimdi yitik bir zamanın içinde debeleniyoruz. Neredeyse tüm hayatımızı içine alıp yöneten “zaman” anlamını yitirdi. Yeni bir anlam bulana kadar herkesin her şeyin eşit olduğu çocukluğumuzun o basit yalın zamanına tutunmaktan başka çaremiz yok.

Balıkçı hafifçe bıyık altından gülerek “benim gibi bunak yaşlılar için bir önerin var mı? Çocukluğumu unutalı çok oldu da…” Diye saatçiye takıldı.

Saatçinin susup düşündüğünü görünce sözlerini sürdürdü;

- Eskiden tekkelerde çilehaneler vardı. Dervişler ruhlarını ıslah etmek için bir taş odada günlerce kalır oruç tutar, çile çekerlerdi. Şimdi biz yaşlılar için bütün evler çilehane oldu. Üstelik can derdinden giriyoruz o çilehanelere. Ruhu özgürleştirmek için bedenlerinden sıyrılmaya çabalayan dervişlerin aksine bedeni yaşatmak uğruna ruhlarımıza eziyet ediyoruz. Böyle olunca insan kendini fazlalık gibi görmeye başlıyor. Bizim gibi moruklar için de bir önerin var mı?

- İnsanlar senin gibi söylenip öfkelenmek yerine geçmişin eski anı ve yaşanmışlıklarıyla avunuyorlar. Yaşanmış kocaman bir hayatın tortusu içinden doğru soruları sorarak kendilerini mutlu eden zamanları arıyor, onlarla avunuyorlar. Sen de öyle yapmalısın.

- Yani eski fotoğraf albümlerine bakmayı mı öneriyorsun?

- Orası sana kalmış. Geçmişte kendince önemli bulduğun, hatırlamak istediğin, tekrar yaşamayı düşleyeceğin yakalanmış zaman parçalarından söz ediyorum. Hiç yoktur deme, mutlaka az ya da çok vardır.

- Ne bileyim? Çok balık tuttuğum, milletin imrendiği zamanlar geliyor aklıma. İşe yarar mı?

- Bence yaramaz, dostum. İşini iyi yaptığın için başkalarının takdirini almaktan söz etmiyorum. Hayatında, senden başka kimsenin bilmesi gerekmeyen zaman parçaları, söz gelimi yaşaması için denize bıraktığın balığın ardından veya kendin için ayırdığın balıkları sokak kedileri ile paylaşıp mutlu olduğun zamanlar gibi anıların olmalı. Kendinle baş başa kaldığın ve keşke tekrar yaşasaydım diyeceğin bir gün batımı bile olabilir.

Balıkçı cevap vermedi.

Kısa süren sessizlik sırasında kendi yaşanmışlıklarım üzerine hızlıca düşünmeye başladığımı fark ettim.

Saatçi dükkânındaki saatlerin çalmaya başlamasıyla zamanın hızlıca akmış olduğunu fark edip izin istedim.

Ayağa kalkıp tabureyi yerine ittirdim. Çay için teşekkür ettim. Tamir olamamış duvar saatimi koltuğumun altına aldım. Sosyal mesafe kuralları nedeniyle el sıkamadığım için üzgün olduğumu söyledim.

Çıkmadan kapıda durup saatçiye döndüm “Peki, o dediğiniz çocukluğumuzun zamanına döndüğümüzü orada olduğumuzu nasıl anlayacağız?” diye sordum. “Hatırla bakalım evlat. Bir çocuk azar işitip ağladığında yakınındaki tüm çocukların sanki kendi azar işitmiş gibi ağladığı zamanlardan söz ediyorum. Öteki beriki ayırmaksızın aynı sıkıntının paylaşılarak yaşandığı çok daha anlamlı ve insancıl zamanlara tutunacağız. Umut verici tedavi veya aşı bulunana kadar aynı acıyı sıkıntıyı hep birlikte hissedeceğiz. İyi de olacak. İnsanlığımızı hatırlayacağız. “ dedi.

“Son zamanlarını” yaşamakta olan o saatçi dükkânından çıktığımda akşamın alacası belirmiş gölgeler uzamıştı.

Kentsel dönüşüm ile ilgili tabela gözüme ilişti. Gururla isimlerini yazmış ve asmışlardı.

Geri dönüp dükkâna girdim. “Belki bir yerden parça bulunur ve yine çalışır diye umutlanmak için bu saatin sizde kalmasını istiyorum. Bende telefonunuz var. Ara sıra arar kendimi hatırlatırım.” Diyerek tezgâhın üstüne bıraktım.

Saatçinin cevap vermesini beklemeden saatçi ve balıkçıyı selamlayıp dükkândan ayrıldım.

Dr. Mehmet Uhri

Çiğ süt damlası

Nisan 27th, 2020

hhi2-1

“İnsan dediğin peynir misali, sabırla helva olur ama kimsede sabır kalmadı. Kusuru da hep başkasında arıyorlar” diye söylendi.

O ihtiyar peynirciyi ve kahvaltı dükkânını sora sora güçlükle bulabilmiştim. Çarşı esnafına klasik Bergama tulum peyniri aradığımı söyleyince “varsa onda vardır” diyerek yönlendirdiler.

Bergama eski kent merkezinin arka sokaklarından birinde “Kahvaltı Salonu” yazan tabelasıyla o küçücük dükkânı bulmam biraz zaman aldı.

Açıkçası market veya mandıra gibi bir yer bekliyordum.

Öğleye geliyordu. İhtiyar peynirci dükkânın önünde oturuyordu. Şöyle bir süzüp “kahvaltı mı istiyorsun?” diye sordu. Başımı sallayıp masalardan birine oturdum. Sıcak süt, bal, kaymak ekmek ve peynirden oluşan mütevazı kahvaltıyı hazırlayıp titreyen elleri ile masama bıraktı. Tekrar kapının yanındaki sandalyeye oturdu.

Karnımı doyurduktan sonra camlı buzdolabını işaret edip “Eski tip Bergama tulum peyniri arıyorum. Varsa sende varmış. Öyle dediler” dedim.

Cevap vermeden öylece oturduğu yerden sokağı seyretmeyi sürdürdü. “Kuru sert Bergama tulumu, çocukluğumdaki tadı arıyorum. Şimdikiler kaşar gibi yağlı ve gevşek. Klasik Bergama tulumu bulamıyorum. Çarşıda kime sorsam sizi tarif etti. Sizde de yoksa hiç arama dediler.” Diye üsteledim.

Ayağa kalktı. “Az bekle” diyerek dükkândan çıktı gitti.

Dükkânda bir başıma öylece kaldım. Bu arada gelen giden olsa ne diyeceğimi düşünürken bekleme süresi uzadıkça tedirginliğim arttı. Tabelasından masa, sandalyesine, pirinç kefeli, döküm terazisinden buzdolabına kadar her eşyası yıllar öncesinden izler barındıran “köhne” kahvaltı salonunda on dakika kadar bekledikten sonra bizim ihtiyar kapıda belirdi.

Titreyen elleri ve hayli kambur ağır yürüyüşüyle getirdiği peynir kalıbını tezgâhın üzerine koyduğu yağlı kâğıdın üzerinde kesip çıkardığı iki dilimi bıçağının ucuyla tabağıma bıraktı.

Tüm bunları yaparken yine konuşmadı.

Aradığım peyniri bulmuştum. Hazır bulmuşken çokça alayım istedim. Vakum olanağı var mı? Diye sordum. “Kaç kilo lazım?” diye sordu. Sonra “yarın bu saatlerde gel al” dedi.

Yine sandalyesine oturdu.

Beklesem gün içinde alabilir miyim? Kargo olanağı var mı? Diye üsteledim. Sadece “yarın gel al” dedi.

İzmir’e devam edecektim. Peynir uğruna Bergama’da konaklamaya karar verdim.

Ertesi sabah kahvaltı için erkenden dükkânın yolunu tuttum.

hhi2-2

Dükkânın önündeki sundurmada kahvaltısını bitirmiş üç kişilik aile kalkmaya hazırlanıyordu. İçeride aile reisi olduğu anlaşılan sakallı irice adam ise bizim ihtiyarla tartışıyordu.

Adam bir gün önce başıma geldiği gibi peyniri beğenip dolabın içinde gördüğü peynirlerden satın almak istemiş ihtiyar ise “onlar sahipli” diyerek satmayınca söylenmeye başlamıştı. Sesini yükseltip “Böyle esnaflık olur mu? Madem satmayacaksın niye vitrine koyuyorsun?” diye söylenince araya girmek istedim.

İhtiyar bana bir sus işareti yapıp karışmamı istemedi.

Hesabı ödeyip bağıra çağıra söylenerek arabalarına binip uzaklaştılar. Arkalarından öfkeyle bakan peynirci “İnsan dediğin peynir misali, sabırla helva olur ama kimsede sabır kalmadı. Kusuru da hep başkasında arıyorlar” diye söylendi.

Dün sipariş verdiğim peynirlerin vakumlanmış ve hazır olduğunu görünce teşekkür ettim. Kahvaltı yapmak istediğimi söyledim. Kahvaltı için hazırlık yaparken neden karışmamı istemediğini sordum. İçerlemiş olduğu halinden belli oluyordu.

- Parayla her iş olur sanıyorlar. Hak edeceksin önce. Sen bir gün bekledin o peynir için. Akşamüstü köye gidip yükleyip geldim. Sabah vakuma gönderdim. Hazırı görünce farkı neyse verir alır giderim diye düşünüyorlar.

- Ne dedin adama?

- Biri ayırttı. Akşamüstü uğra, ayırtan almaya gelmezse veririm dedim. İnsanın mayası şişkin olmaya görsün, eline yüzüne bulaşır rezil eder böyle.

- Sahi insan dediğin peynir misali dedin az önce. Merakımı mazur gör. Nasıl oluyor peynire benzemek?

hhi3

Titrek elleriyle bardağa doldurduğu sıcak sütü tabağın yanına bırakıp masanın öte yanına oturdu. Çocukluğundan beri ata mesleği mandıracılık yaptığını, ömrünün hemen hepsinin bu dükkânda geçtiğini, öğrendiklerini baba yadigârı dükkân ve mandıraya borçlu olduğunu söyledi.

Masanın üzerine damlayan süt damlasını parmağının ucuyla alıp elini havaya kaldırdı. “Rahmetli dedem her insanın dünyaya geldiğinde çiğ bir süt damlasına benzediğinden söz ederdi” dedi.

- Küçük bir çocukken dedeme sütün nasıl peynire dönüştüğünü sormuştum. “İnsan gibi” demişti. Dedeme göre insan ham bir süt damlası gibi dünyaya gelir, ailede pişer sonra kendi gibilerin arasına karışıp mayalanıp yoğurt, peynir olur olgunlaşırdı.

- Süt damlasını anladım da maya nerede çalınıyor? Okullarda mı?

- Dedem okuma yazma bilmezdi ama pek çok okumuştan deneyimliydi. Mayalanması için insanın başkalarına karıştığı her yerin işe yaradığından söz ederdi. Yani içine doğduğu ülke, toprak, iklim insanın mayasıydı. Adını kimliğini kişiliğini oradan alırdı. Sonuçta bir süt damlasından kocaman bir tenekenin içinde peynir kırıntısına dönüşüldüğünden söz ederdi.

- Peki ya sonra?

- Ben de hep bunu sorardım dedeme. “Büyüyünce öğrenirsin.” Derdi.

- Ben büyüdüm, dedem rahmetli oldu. Soruyu yanıtsız bıraktı. Madem peynire benziyoruz peynirin başına gelenler bizim de başımıza geliyor olmalı diye düşünüyorum.

- Nasıl yani?

- Her peynir gibi hayat da bizleri tüketiyor olmalı. Peynir misali dedik ya. Kimi peynir gençten kimi ise olgunlaşması beklenerek tüketilir. Kimi ise tenekede tulumda mahzende kalarak hayata direnmeye çabalasa da sonuç değişmez.

Bu arada yerel kıyafeti ve kasketi ile dükkâna giren yaşlıca köylü bir çay söyleyip sandalyelerden birine oturdu. Bizimki çay servisini yaparken köydekilerin halini hatırını sordu. Masaya döndüğünde köylere giden minibüslerin az ötedeki garajdan kalktığını, gelen giden sayesinde köylerden haber alınabildiğini anlattı.

Az önce kendine çıkışan adamı unutmuş, öfkesi yatışmıştı.

“İnsanın peynirle benzeştiğini anlatıyordun” diyerek devam etmesini istedim. Bir süre susup öylece dışarı sokağa baktı. “İnsan dediğin peynir misali, hepsinin karakteri var” diyerek tekrar anlatmaya başladı.

- Bilirsin her insanın içinde gelgitler olur. Suskun veya konuşkan yanı olduğu gibi, ürkek, korkak veya cesur yanı da vardır. Tuttuğunu koparanı da görürsün sinik olanını da. Hepsi içimizde. Hepsinden biraz herkeste bulunur. Üstelik yaş ilerledikçe bunların artıp eksildiğine de şahit olursun.

Anlamamış gözlerle baktığımı görünce devam edip etmemekte tereddüt etti. “İyi de bunların peynirle ilgisi ne?” diye sordum.

- Peynir de insan gibi. Beyaz peynir yanına başka peynir istemez. İçe dönük vurdumduymaz tipler gibidir. Kaşar ise tespih böceği gibi ürkek korkaktır. Bulunduğu yere uyum göstermeye çalışır, pasiftir. Kendini kalabalığın içinde unutturmak isteyenlere benzer. Kimi peynir yumuşaktır bulunduğu yere yayılır kendini çabuk bırakır bulaşmaya gelmeyen insanları andırır, kimi ise gravyer peyniri gibi duruşunu koruyan dirayetli güvenilir arkadaştır. Eğlenceli arkadaş gibi olanları da vardır. Yemeğe mezeye lezzete karışır renklendirir. Kimi ise öyle siniktir ki yediğinin peynir olduğunu bile anlamazsın. Şu peşine düştüğün tulum peyniri de Ege efesini andırır. Seni beni peşinden koşturur,  sözü dinlensin ister. Dedim ya insan da peynir misali. Aynı sütten geldiğini unutup kendini önemseyeni de vardır, heder edeni de…

- Dahası da var mı?

- Olmaz mı? İnsan dediğin hep aynı kalmaz ki. Peynir gibi eskidikçe tadı karakteri de değişir. Gençliğimdeki kavgacı halimi hatırladıkça utanır orta yaşlı halime imrenirim.

- Peki ya şimdiki halin?

- Şimdiki halimi gereğinden fazla bekleyip ekşimiş, kızışmış peynire benzetiyorum. Hepsi aynı sütten olsa da vade dolmadan teneke tükenmiyor.

Bu sözlerden sonra ayağa kalkıp gelen müşterinin boşalan çay bardağını aldı. Müşterinin elini cebine attığını görünce “sonra verirsin” diyerek almadı.

- Az önce aksilik eden adam için “mayası şişkin” demiştin. O ne anlama geliyor.

- Süt aynı süt olsa da mayayı boca edersen peynir gereğinden fazla kabarır. Olgunlaşmadan ekşimeye başlar. Dışarıdan alımlı görünse de tadı berbattır.  Adama bakıyorsun kerli ferli. Ama içi çocuk kalmış. İsteği olmayınca zırlayıp duruyor, bulaştığına pişman ediyor insanı.

- Hangi peynire dönüşeceğine kim karar veriyor? Kendimiz seçebiliyor muyuz?

- Valla beğensen de beğenmesen de içine doğduğun yer seni mayalıyor. Mayanın hakkını vermeye, yani olgunlaşmaya çabalamaktan öte sanırım yapacağımız pek bir şey yok. Neyse çok uzattım. Hepsi hayat işte.

Kahvaltımı bitirdiğimi görünce dolaptan çıkardığı vakumlanmış peynir kalıplarını tek tek tartıp tezgâhın üzerindeki kâğıda kurşun kalem ile yazdıktan sonra topladı. Yekûnu bana uzatırken “kahvaltı benden olsun” dedi. Vakumlanmış peynir paketlerini irice bir torbaya yerleştirirken “bu vakum işe yarıyor mu?” diye sordum.

- Eh, biraz. Vakuma giren peyniri yaşlanmaya direnen insanlara benzetirim. Tenekeden çıkmışsın. Hayatla bağın kopmuş ölüyorsun ama yine de hayattasın. Vazodaki çiçek gibi.

- Ne var bunda. Herkes uzun yaşamak ister.

- İtirazım yok. Nasıl istiyorlarsa öyle olsun. Ama vakumun da bir şerefi var. Az önceki tipler gibi olgunlaşmadan vakuma girenlerin yaşlılığı hiç çekilmiyor. Çocuk gibi mızmızlanan huysuz ihtiyara dönüyorlar.  Neyse çok konuştuk. Hadi yolcu yolunda gerek.

Bu sözlerden sonra hazırladığı büyücek torbayı bir torbaya daha koyup elime tutuşturdu. Masada kalanları toplayıp lavaboya bıraktı.

İhtiyar peynirciyle helalleşip dükkândan çıktım. O ise her zamanki yerine kapının girişindeki beyaz sandalyesine oturdu. Uzaktan el salladım. Elini kaldırarak yanıt verdi.

Yola çıktığımda güneş yükselmiş İzmir yolu yükünü almıştı.

Bir ara gözüm yandaki koltuğa bıraktığım peynir torbasına takıldı. Dikiz aynasında kendime bakıp iyi ki benim için bir benzetmede bulunmadı diye düşündüm. Biraz zorlayıp kendime yakışır peynir bulmaya çalıştım.

Sonra ihtiyar peynircinin “Hepsi hayat işte.” deyişini hatırladım.

Mehmet Uhri

Camdan Rüyalar

Nisan 18th, 2020

cr3

Hayatı atölyesine kapanıp resim yapmakla geçen ressam dostumun telefonu ile başlayan sıradan bir görüşmeydi.  

Salgın nedeniyle insanların ev hapsi yaşadığı günlerde ressam dostum arayıp ilaçlarının bittiğini, hastaneye gitmeye çekindiğini söyleyip yardım rica etti. Eski hastane kayıtlarını bulup düzenli kullandığı ilaçları için raporunu yenileyerek sorunu çözdük.

Akşama ilaçlarını aldığını bildirip teşekkür etmek için aradı.

O kısa telefon görüşmesinde evden çıkmayıp hastalığın bulaşma riskini azaltmanın önemini vurguladım. Halini hatırını sorduğumda; iyi olduğunu, ancak salgın nedeniyle eve kapanan tanıdıklarının büyük sıkıntı yaşadığını hâlbuki kendisinin günlerce dışarı çıkmadan atölyede çalışmaya alışkın olduğu için sıkılmadığını söyledi.

- İnanır mısın dostum? İnsanlar ellerinden oyuncakları alınmış çocuklar gibi ağlaşıyor. Arabası, futbolu, rekabeti elinden alınan beyler ile ev haline mahkum kalıp saçını yaptıramayan hanımların derdi hep aynı. Sıkıntıdan patlıyor, birbiriyle hırlaşıyorlar. Yıllardır aynı evde aynı eşyalar ile yaşayanlar televizyon ekranının küçüklüğünden, evdeki eşyanın çokluğundan, kapatıp içeri kattıkları balkonun eksikliğinden ve pencerelerin azlığından yakınıyor. Üstelik konuşacak başka konu da bulamıyorlar. Hep aynı konulardan dert yanıyorlar.

- Hapis hayatı herkesin alıştığı bir durum değil. Olacak o kadar.

- Keşke o kadar basit olsa. Eskiden de konuşacak konu bulamaz trafikten yakınıp dururlardı. Şimdi evin içinde dört dönüyor aynaya bakmaya bile ürküyorlar. Sanki kendilerinden kaçıyorlar. Gözü oyalayacak bir şey arıyorlar. Bu salgın ayarını bozdu milletin. İyi de oldu. Hayatın hazır hayallerden ibaret olduğu ortaya çıkıverdi. Kanımca insanlar içlerindeki boşlukla yüzleşmekten korkuyor.

- İyi ama sen de kendinden kaçmak için atölyene sığınmıyor musun?

- Ben resim yapıyorum. Dört duvar arasında rüyalarımı, hayal ettiklerimi resme döküyorum. Haklısın belki bu da bir kaçış ama resme döktüklerimin bana ait olduğunun farkındayım.

cr2

Bu sözlerden sonra kısa bir sessizlik oldu. Konuşmaya devam etmeye çekindiğini hissedip tam anlayamadığımı biraz daha anlatmasını rica ettim. Telefonda birbirimizi görmesek de yüz yüze konuşuyor gibi olmanın verdiği sıcaklıkla bize sunulan dünyanın fazlasıyla görsel olduğundan yakındı.

- Gözümüz ile yaşıyor hayatın önemli bir kısmını gördüğümüz üzerinden konuşup paylaşıyoruz. Gözün çok kolay yanılabileceğini unutup gördüklerimizi gerçek kabul ediyoruz. Hâlbuki onlar da benim yaptığım resimler gibi hayal ürünü olabilir. Bence gördüklerimiz hissettiklerimizin resimlerinden ibaret. Hissetmek istediklerimizi seçiyor onları görüyoruz. Yani her şey kafada bitiyor.

- Nasıl yani?

- Bu salgın sırasında yaşanılanlar bizlere hayat diye sunulanların nasıl da sanal olduğunu gösterdi. Hayat diye sunulanın ardını sorgulamadan, kuşku duymadan mutlu mesut yaşayanların bugün yaşadığı sıkıntıyı başka nasıl açıklarsın? Salgın o hayal perdesini kaldırıp tüm sosyal sınıfları, statüleri yok edip herkesi aynı korkunun önünde bir hizaya soktu, eşitledi. Herkes ev hapsinde. İçerisi dışarısı eşitlendiği için hapishaneleri bile boşalttılar. Bir düşün bakalım. Hapishaneler niye var? Suçlular için olduğu kadar dışarıdakiler içeride olmadıklarına şükredip kendini “özgür” hissetsin diye olabilir mi? Tatil köyleri, oyun parkları veya sinemalar dışarı çıkınca kendimizi “gerçek” dünyaya geri dönmüş sanalım diye olmasın? Aynı şekilde yaptığım resimlere hayal ürünü diyerek kendi gözüyle gördüklerini gerçek sananlar o hayal perdesi inince şimdi ne yapacaklarını şaşırdılar.

- Bu dediklerin hep vardı. Yine de insanlar görmek istediklerinin peşinden gidiyordu. İyi de ne değişti?

- Görmüyor musun? Salgın yüzünden bizlere gerçek hayat diye sunulan ne varsa ortadan kalktı. O görkemli hayal dünyası yıkılınca kuru dört duvar ve içindeki boşlukla yüzleşmek zorunda kalmak hiç kolay değil, dostum. Gömleğin ütüsünden saçının rengine ayakkabına kadar tüm o evcil alışkanlıklar anlamını yitirdi. İnsanı diğerlerinden ayıracak pek bir şey kalmadığı gibi bunun bir anlamı da kalmadı. İnsanı yoran, oyalayan dolu zannettikleri hayat fos çıktı.

- Yaşadığımız hayatın tümüyle sanal olabileceğinden söz ediyorsun. Doğru mu anlıyorum?

- Gözümüzün ürettiği gerçeğe çok güveniyoruz. Bugüne kadar bize sunulan algı dünyasını gerçek kabul ediyor pek sorgulamıyorduk. Takke düştü kel göründü. Yalın ve basit hatta “vahşi” hayat gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldık. Eskiden herkes birbirine bakar kendi hayatını sorgular gül gibi geçinip giderdi. Küçük farklar, ayrıcalıklar, zenginlikler ile hayatımızın diğerlerinden “özel” olduğunu düşünür, avunurduk.

- Şimdi hepsi birbirine benzedi ve bunu kabullenmekte zorlanıyoruz sanırım.

- Kendimize ait ve özel sandığımız, biri laf edecek diye üzerine titrediğimiz hayatlarımızın birbirinin aynı olduğu ve içinin çok da dolu olmadığı ortaya çıktı. Yana yakıla gözü oyalayacak bir şeyler arayışı ile üzerini örtmeye çalışıyorlar. Mızrak çuvala sığmıyor.

Ressam arkadaşım doktor telefonunu bu kadar meşgul etmek doğru olmaz diyerek kapatmak istedi. “Bir sorum olacak” diyerek bu renkli muhabbeti sürdürmeye çalıştım.

- Az önce rüyaların resmini yaptığından söz etmiştin. Gördüklerimiz hissettiklerimizin resimleri ise rüyalar ne oluyor?

- Bu salgın olmadan önce rüyaları hayal ürünü kabul edip aşağılıyor, hissettiklerimizin resimlerini ise hayatın gerçeği sanıyorduk. Kendimizi gizleyerek gerçek sanılan o resimleri bir kabuk veya palto gibi birbirimizle paylaşıyorduk. Doğrusu çok da mutlu görünüyorduk. Salgın sayesinde tüm o farklılıklar sıfırlanınca paylaşacak bir şey kalmadı. Boş bir tuval gibi yokluğa düşüldü. Hayatın boşluklarını ve o boşlukları sınırlayan çerçeveleri görüp pencere ebatlarında, televizyon ekranı boyutlarında debeleniyorlar.

- Peki ya rüyalar?

- Dedim ya, ben dört duvar arasında rüyalarımın resimlerini yapıyorum. Her uyanışta dağılıp gitmeden rüyalarımı resmederek onlara tutunmaya çalışıyorum. Bu nedenle resimlerimden ayrılmak hiç kolay olmuyor. Onlar benim. Benim rüyalarım. Gerçeğin ne olduğundan çok emin olmasam da rüyaların kendime ait olduğu gerçeğine tutunmak iyi geliyor.

“Burada bir çelişki yok mu? Rüyaların gerçek ile olan ilişkisinden ürküp gördüğümüz rüyanın tersi çıkar beklentisine kapıldığımız düşünülürse rüyalar da işe yaramıyor sanki” diye üsteledim. “Camdan rüyalar” diye yanıt verdi.

- Rüyaların hepsi aynı değil. Bazıları bize kendimizi iyi hissettirir ama hatırlamakta çok zorlanırız. Sanki camdan yapılmış gibi uyanır uyanmaz dağılıp parçalanır. Parçaları bir araya getirmeye çabalasak da rüyanın tamamına hiçbir zaman ulaşamayız.

- Ne işe yarıyor bu camdan rüyalar?

- Kim bilir? Varlığını ve hissettirdiklerini bilmek bile iyi geliyor. Belki eski yaşanmışlıkların serinliğini kokusunu taşıyor. Yine de anlatamadığın aktaramadığın kendine ait camdan rüyalarının olduğunu bilmek bile insana kendini iyi hissettiriyor.

- Camdan rüyası olmayanlar da var mı?

- Olmaz mı? O kadar çok ki… Rüyalardan kaçıp gerçek sandığı o hayali dünyaya sığınanların sıkıntısı sanırım bu yüzden. Dört duvar arasında hayatın içi dolmayınca sadece boşluk ve çerçeveler ile yüzleşmek zorunda kalınıyor. Seslerinin çıkmadığına bakma. Hissettiklerinin resimlerine yönelip mazide kalmış anı ve yaşanmışlıklara, eski dostluklara veya çocukluğundan kalan fotoğraf albümlerine sığınıyor olmalılar. Ben olsam öyle yapardım.

cr1

Bir süre susup telefonda öylece bekledik. Doğrusu kafam karışmıştı. Bu arada hızlıca okul yıllarımdan kalan fotoğraf albümlerini nereye koyduğumu hatırlamaya çalışırken arkadaşımın “uzattım, seni de lafa tuttum. Belki de ben abartıyorum. ” diyen sesini duydum.

Fotoğraf albümleri üzerinden düşüncelere dalmışken suçüstü yakalanmış hissettiğimi söyleyince karşılıklı gülüştük.

Birbirimize iyi uykular ve camdan rüyalar diledik.

Hepsi bir telefon görüşmesiydi.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Ressam dostum Mevlut Akyıldız’a görseller ve katkıları için teşekkürlerimle…

Susmuşlara Karıştı

Nisan 6th, 2020

hamusan1

Susmuşlara karıştı.

Telefonda son sözü “anlamışsın” olmuştu.

Mikrobiyoloji uzmanı olarak salgınla mücadelede ön saflarda görev alıp hastalığa yakalanan ve ne yazık ki kaybettiğimiz çok değerli bir hekimdi.

Emekli olup kenara çekileceği yaşlarda olmasına karşın ailesi ve çocukları için çalışmayı sürdürüyordu.

Hastaları için çırpınırken rahatsızlanmıştı.

Hastaneye yatırıldığında meslektaşları onu iyileştirmeye çabalarken bile boş durmayıp hastalığının seyri hakkında gün gün not ettiği bilgileri meslektaşları ile paylaşacak kadar sorumluluk sahibiydi.

Tanısaydınız severdiniz.

Bilime, bilgiye olan açlığı,  hayat deneyimi ve biliyor olmanın verdiği özgüven ile doğruları söylemekten kaçınmaması nedeniyle “bazılarınca” ukala olarak görülse de bir derviş sabrı ve olgunluğu ile çoğu kez suskun kalır, gereksiz tartışmalardan uzak dururdu.

Çok çalışkandı. Mesleğin gerektirdiği adanmışlık ve diğerkâmlığın bilincinde olarak onu hep işinin başında görürdük.

Hastaneye yatırıldığı gün kısa bir telefon görüşmesi yapmış halini hatırını sormuştum. Öksürük, ateş, nefes darlığı çekmesine karşın hastanede yarım kalan işleri ve hastaları için kaygılanıyordu.

İkimiz de son konuşma olabileceğinin farkında olmadan şakalaşmış birbirimize sağlık dilemiştik.

O kısacık görüşmede hayatın gerçeği konusunda nasıl da haklı çıktığını söyleyince her zamanki derviş tavrıyla ne demek istediğimi sormuştu.  “Hamuşan” diyerek hatırlatmış, ölümün kol gezdiği salgın sürecinde hayata dair bize sunulan ne varsa hepsinin anlamını yitirip salt gerçekle yüz yüze gelindiğinde toplumun suskunluğa gömüldüğünden söz etmiştim.

Cevap vermeden önce öksürük atağının dinmesini bekledim. Derin bir nefes alıp “anlamışsın” diyebildi.

Bu son konuşmamız oldu.

Ondan çok şey öğrendim.

mehmet-ulusoyMesleki bir toplantı çıkışı Beyoğlu İstiklal caddesinin canlılığını işaret edip “Şehrin gerçeği burada sanırım. Bir kalp gibi, herkes uğruyor ama kimse tutunamıyor” şeklinde benzetmede bulunmuştum.

O ise her zamanki derviş tavrıyla bıyık altından gülümseyerek; görüntüye aldanmamak gerektiğini binlerce yıllık yaşanmışlık barındıran caddede herkesin sadece bir gölgeden ibaret olduğu şeklinde yanıt vermişti. Şaşkınlığımı görünce “Sen de herkes gibi gördüğüne işittiğine güvenip hayatı ve kendini önemsiyor gerçeği algılamakta zorlanıyorsun.” diye cevap vermişti.

“Yani tüm bu hareketlilik, ışıltı, ihtişam gerçek değil mi” diye üsteledim.

“Gerçeği mi merak ediyorsun? O zaman gel benimle” diyerek birlikte tünele doğru ilerledik. Akşam yaklaşıyordu. Galata Mevlevihane’sine yöneldik. Gişe kapanmıştı. Kendini tanıtıp kapıdaki görevliye beni işaret ederek bir şeyler söyledi. Giriş iznini koparıp bahçeye girince avluda bir kapının önünde durduk.

- Ne söyledin görevliye?

- Seni işaret edip ilerlemiş hastalığı nedeniyle günleri sayılı bir hastamın ricasını kırmaması gerektiğini söyleyince ikna oldu.

- E yuh artık. Ben senin kadar inançlı biri değilim. Ne işimiz var burada?

- Boş ver bunları, sen şuraya bir bak hele.

Avlunun sol tarafında tarihi mezarlığın kapısını işaret ediyordu. Kapının üzerinde “HAMUŞAN Sessizler (susmuşlar) yeri” yazıyordu.

- Az önce gerçeği sormuştun. Gerçek bu işte. Sus ve sessizliğin anlattıklarını dinle.

- Nasıl yani? Ölümün gerçekliğine itiraz etmedim ki.

- Yine anlamadın. Mevleviler ölümü bir yolculuktan çok susmuşlara karışmak olarak görürler. Burada yatanlar da senin benim gibi hayatı merak etti, gerçeği aradı ve geçip gittiler. Ne kadar konuşursan konuş burada yatan hayatlardan kalan gölgeleri sözcüklere sığdıramazsın. Hatta konuşarak gerçeği çarpıtıyor bile olabilirsin. Gerçeği arıyorsan susman gerekiyor. Sus ve sadece dinle.

Susmuşlar kapısından içeri girip eski Türkçe yazılı silindirik mezar taşlarının arasında ilerledik. Arkadaşım mezarlardan birinin üstünde uyumakta olan tekir kediyi okşadı. Kedi gerinerek ayağa kalktı sonra diğer tarafa devrilip arkasını döndü ve uyumayı sürdürdü. Biraz daha ilerleyip mezarların arasında durduk.

- Hayat bizi o kadar oyalıyor ve o kadar dolu ki hepsini gerçek zannediyoruz. Hâlbuki çoğu hayata dair kurgudan başka bir şey değil. Trafiğinden geçim sıkıntısına, onun bunun ne dediğinden, vermek zorunda olduğun hesaba, cep telefonuna gelen bilgiden gerekli olup olmadığını bile sorgulamadığın pek çok gereksinime kadar her şeyi hayatın gerçeği zannediyoruz.

- İyi de nedir gerçek?

- Buradan bakınca daha iyi anlaşılır diye umuyorum. Bazen bir hastamı kaybettiğim zamanlarda yaşadığım o bezginlik ve yenilmişlik hissini atmak için buraya gelir ve susmuşları dinlerim. Onların sessiz dilini işitmeye çalışırım. Konuşarak anlatılır olmadığını düşünüyorum.

- Neden geldik öyleyse bu mezarlığa? Konuşarak anlatamazsan nasıl anlatacaksın? Görevli gelmeden gidelim. İçim daraldı burada.

- Hah işte anlatmaya çalıştığım gerçek, böyle bir şey. İçinde hissettiğin o karanlık sözcüklere sığmaz. Konuştukların bir zaman önce yaşanmışları yeniden kurgulama ve aktarma çabasından öteye gitmez. İşine geldiği, o günkü aklın yettiğince değiştirir dönüştürür yeniden hatırlar ve dile dökersin. Söylediklerin ise gerçeğin çarpık bir gölgesinden ibaret kalır.

- Az önce sözünü ettiğin yaşanmışlıkların gölgesi gibi mi?

- Hayatlarımız ışığı ayrıştıran prizmaya benziyor. Öte yana düşen ışık tayfına ve renklere bakıp ışığın kendi gerçeğini hayal etmeye çabalarsın. Gerçek olan ise ışıktır. Anlatmaya çabaladığında tayftaki renkleri tek tek tarif etmen ışığı anlatmaya yetmez. Hep bir şeyler eksik kalır.

- Yani?

- Yani hayata dair bize sunulan anlatacak, konuşacak, yaşanacak o kadar çok şey var ki ardındaki gerçeğin ne olduğunu göremiyoruz. Herkes, her şey birden suskunluğa gömülse salt gerçek görünür olacak ama olmuyor, istenmiyor. Suskunluktaki gerçeği bir tek ölüm ile yüzleşince fark ediyor, susup başımızı öne eğiyor sonra hızla algının gölgesinde yaşamaya geri dönüyoruz.

- İyi de ne yapmalı?

- Gerçeği arıyorsan sözcüklerin yetersizliğini görüp sunulanların ardına bakabilmeye çabalamak gerektiğini düşünüyorum. O nedenle kendimi biraz geri çekip susmuşların gölgesine sığınmak bana iyi geliyor.

Mevlevihane binasından yükselen ney sesini işaret edip “Müzik kulağa hoş geliyor olsa da aradaki Es’leri de işitmeye, anlamaya çalışmak gibi bir şey.” Dedi.

hamusan

Güvenlik görevlisi yanımıza yaklaştı. Acıyan gözlerle bana bakıp çıkmamız gerektiğini işaret etti.

Çıkmadan “suskunluğu anladım da burada kendinle konuştuğun olmaz mı?” diye sorduğumda “Olur elbet ama ne önemi var? Konuşmadan da insan kendine kızabilir veya dertleşebilir. İnsanlar, kendini önemsemeyi bırakıp bir şeylerin gölgesi olduğu gerçeğine yaklaşabilse inan dünya çok daha güzel olacak.” Demişti.

Hastaneye yattığı gün yaptığımız telefon görüşmesinde o gün Mevlevihane’de anlattıklarını hatırlattığımda zorlukla nefes alarak sadece “anlamışsın” diyebilmişti.

Bu, son konuşmamız oldu.

Neredeyse tüm dünyanın eve kapanıp ölümcül suskunluğa gömüldüğü, bizlere sunulan cafcaflı algı perdesinin yıkılıp salt gerçeğin tokat gibi yüzümüze vurduğu salgın hastalık sırasında yitirdiğimiz bilge hekim dostum susmuşlara karıştı.

Hastalandığında bile kendinden çok geride bıraktığı hastaları ve yakınları için kaygılanıp hayata tutunmaya çabalasa da günü geldiğinde bir derviş uysallığı ile boyun eğip bize gölgesini bırakıp “susmuşlar” arasında yerini aldı.

Ardından kaleme aldıklarıma içerleyip suskun kalmamı isteyeceğini biliyor olsam da satır aralarından bizlere geride bıraktığı gölgesini işaret etmek istedim.

Tanısaydınız severdiniz.

Telefonda son sözü “anlamışsın” olmuştu.

Dr. Mehmet Uhri

Not: COVİD 19 Enfeksiyonu nedeniyle 6 Nisan 2020 günü yitirdiğimiz Bakırköy Devlet Hastanesi E. Mikrobiyoloji uzmanı Mehmet Ulusoy’un şahsında salgında kaybedilen tüm sağlık çalışanlarının anısı içindir.

CEPHEDEN HABER VAR

Nisan 4th, 2020

dsc_0001

4 Nisan 2020

Pandemi süreci bir savaşı andırıyor. Önemli kayıplara karşın cephe direniyor.

Virüs istilası ve sağlıkçıların önderliğinde insanlığın direnişi ile sürdürülen bu savaşta savaşların en zoru olan savunma savaşı veriliyor.

Hasta sayısı artışı, iyileşen hasta sayısının sınırlı kalması, tedavi sürecinin uzaması nedeniyle yatak doluluk oranlarının taşma noktasına geliyor olmasına karşın sağlıkçıların direnişi “şimdilik” devam ediyor.

Ülkemizde yönetsel erkin hasta sayısı artışını engellemek için uygulamaya koyduğu immobilizasyon önlemlerinin işe yaramış olduğu umuluyor.

Bedenin oksijen kullanımı için hayati organ olan akciğerlerin fonksiyon kaybı ile seyreden bu hastalık vücudun oksijen açlığı çekmesine neden oluyor.

Ne yazık ki yapay böbrek veya yapay kalp gibi yapay akciğer icat edilmiş olmadığı için hasta kişilerin akciğer kapasitesinin düşmesini geciktirip vücudun kendi mücadelesini yapabilmesi için tıbbi destek vermekten başka bir şey şimdilik yapılamıyor.

Mücadeleyi veren bedenin yaşı ve ek hastalığın varlığı süreci olumsuz etkiliyor.

Gelelim cepheye;

Sağlık organizasyonu gücünün neredeyse tamamını salgın ile mücadeleye ayırıp diğer hasta ve hastalıkları şimdilik öteleyerek direnişini sürdürüyor. Gün gün artan hasta sayısı ve yatırılan hastaların kolay taburcu edilemiyor olması sağlık sisteminin gücünü şimdiden zorlamaya başladı.

Bu durum birkaç hafta içinde hastasına yatak arayacak hasta yakınları ile sağlıkçılar arasında doğabilecek gerginlik kaygılarını arttırıyor.

Yani cephede işler şimdilik iyi gitse de sağlıkçılar bu trendin devamını düşündükçe kaygılanmadan edemiyor. Hastalara yetememe kaygısına hasta ve hasta yakınlarının baskısının eklenmesinin bir “bozgun” havası doğurabileceğinden endişe etmek için yeterli neden var gibi görünüyor.

Bozgun nasıl olur?

Yorulanlar dinlendirilemez, kayıplar telafi edilemez, yeterli mühimmat ulaştırılamaz, üstüne hasta ve hasta yakınlarının baskısı başlarsa cephede moralleri yüksek tutmak zora girer. Dilim varmıyor ama (rapor almaya çabalama, mesaiden kaçma vb.) sağlıkçıların cepheden kaçışlarının başlaması ile “bozgun” hissi hızla yayılır.

Sağlık organizasyonunun bir bütün olduğu hatırlanırsa iki temel noktada cepheye destek verilmesi moralleri yüksek tutmaya yetecektir.

Yatak ve personel sorununun hızlıca aşılması için açılacak sahra hastanelerinin hızlıca devreye girmesi ve tüm hastaneleri hasta yakınlarının baskısından koruyacak hastane dışı güvenlik önlemlerinin ivedilikle alınması ilk önlem olabilir. Kolluk kuvvetleri yeterli gelmez ise askeri birliklerin sağlık kuruluşlarının dış güvenliğinin sağlanmasında görev alması cephedeki olumsuz beklentiyi önemli oranda azaltacaktır.

Bir diğer basit ama önemli tedbir otomatik solunum cihazı (ventilatör) eksikliğini gidermek için alınabilir. Solunum desteği gerektiren her hastaya yetecek sayıda solunum cihazı olmaması tüm ülkelerde önemli bir sorun olarak görülüyor. Otomatik cihaz yoksa bu iş 50 sene önce olduğu gibi elle yapılabilir. Bir balon pompa yardımıyla kişinin düzenli nefes almasını sağlayacak “birileri” vardiya ile görev yapmaya başlayabilir.

O “birilerinin” hali hazırdaki sağlıkçılar olması cephenin gücünü azaltacağı için sağlık ile ilgili eğitim veren yükseköğrenim kurumu öğrencilerinden gönüllü destekçilerin görev alması biçiminde bir çözüm düşünülebilir.

Ağır kayıplara karşın cephedeki sağlık çalışanlarının direniyor olması cephe gerisindekileri de direnişe katılmaya yeni önlem ve destek arayışlarına zorluyor.

Tüm farklılıklara ve çekişmelere karşın tabana yayılan bir direnişin yavaş yavaş hayata geçiyor olması insanlık adına umut veriyor.

Sanki yeni bir dünya tohumunu patlatıp gün yüzüne çıkıyor.

Dr. Mehmet UHRİ

Görsel: Kaos, Mümtaz Bolmen 1999