Bir Tespih Hikayesi

Nisan 28th, 2019

9a2f6601-7a13-4818-9982-dc6d5f274bb3

Emektar doktor abimiz emeklilik kararı almış, odasını topluyordu. Kitaplarının büyük kısmını bölüme bağışlamıştı. Kalanları kolilere yerleştiriyordu. Yardım etmek istedim, gerek olmadığını söylese de o ağır kolileri kaldırmasının kolay olmadığını biliyordum. Kısa sürede kütüphanenin kitapları kolilenmişti. Bir ara gözüm duvarda çiviye asılı eski ve hayli yıpranmış görünen tespihe takıldı. Tespihi işaret edip “hocam sizden bir anı eşya almak istiyorum, bu tespihi alabilir miyim?” diye sordum. Duvardaki tespihe uzandı, elinde şöyle bir çevirdikten sonra cebine attı.

- Olmaz, onu veremem, başka bir şey iste?

- İyi de hocam bildiğim kadarıyla tespihle işi olanlardan değilsiniz. Dini konulara uzak durduğunuzu kendiniz söylerdiniz. Ne oldu da bu tespih bu kadar önem kazandı?

- Senin de namazla, tespihle işin yok, sen niye istiyorsun?

Bu sözler üzerine sustum. Çekmeceleri çıkarıp içinin boşaltılmasına giriştim. Kısa sürede odadaki kişisel eşyalar toplanmış hastabakıcının getirdiği bir tekerlekli sandalyenin üstüne yığılıp hocamızın arabasına doğru yola çıkmıştı. Servis hemşiresinin ikramı olan yorgunluk kahvelerimizi yudumlarken cebinden tespihi çıkarıp “bu tespihi neden vermek istemediğimi anlatayım da gücenme” diyerek anlatmaya başladı;

“Yıllar önce sıradan bir Pazar sabahıydı. Hastane idari nöbetini yeni devralmıştım. Önceki günün nöbetçisi acil serviste yoğun bakım gerektiren bir hasta olduğunu ancak yatak bulunamadığı için acil servis şartlarında tutulmak zorunda kaldıklarını bildiren bir bilgi notu bırakmıştı.

Nöbet odasına girmiş üstümü değiştirirken kapım çalındı. Hastane güvenlik görevlisi yanındaki hayli yaşlı beyefendinin nöbetçi şef ile görüşmek istediğini söyledi. “Buyurun” dememle o yaşlı adam koşar adımla yanıma gelip ellerime sarıldı ve “doktor bey bizi bu cehennemden kurtarın, yalvarıyorum. Bize bunu yaşatmayın” dedi. Elimi kurtarıp koltuğa oturmasını rica ettim. Oturmasıyla birlikte o koskoca adam ağlamaya başladı. Sakinleşmesini beklerken güvenlik görevlisinden aldığım bilgiler doğrultusunda Acil servis yetkilileri ile kısa bir görüşme yaptım. Bilgi notunda sözü edilen ve yatak bulunamadığı için acil serviste sedyede bekletilen hastanın yakınıydı. Hastanın bilgilerine ulaşırken de sessizce ağlamayı sürdürdü.

Bir süre sonra torununun acil serviste yattığını, komada olduğunu, yoğun bakım yatağı bulunamadığı için ölmek üzere olduğunu anlattı.

Dedeyi de yanıma alıp acil servise yöneldim. Torunu 20 yaşındaydı. Dedenin söylediğine göre askerliğini Güneydoğuda yapıp yeni dönmüştü. Bunalıma girip babasının beylik silahıyla kafasına ateş ederek intihar etmeye çabalamış ancak ölmemişti.

- Biz inançlı bir aileyiz doktor bey oğlum. Bizde intihar en büyük günahtır.

- İyi de torununuz henüz yaşıyor, sakin olun.

- Anlamadın. İntihar etmeye kalktığı için anne ve babası hastaneye bile gelmediler. Gerçi gelinim onu yalnız bırakmamam için benden yardım istedi ama oğlum, insan içine çıkamayacak kadar büyük bir suç işlendiğini düşünüyor.

- Yani şimdi burada sizden başka kimsesi yok mu?

- Maalesef yok, doktor bey oğlum. Torunum yalnız başına sedyede can çekişiyor. Gelinim gizlice aramasa benim de haberim olmayacaktı. İlçe devlet hastanesi ilk müdahaleyi yapıp sevk etmiş. Yolda kalbi iki kez durmuş. Yoğun bakım yatağı bulunamayınca yol üstündeki en yakın hastane olarak size getirmişler. Dünden beri burada öylece bekliyoruz.

Gerçekten de acil servis kabinlerinden birinde perdenin ardında seyyar monitöre ve otomatik solunum cihazına bağlı, kafasının sağ tarafı sargılar içinde bilinci kapalı sırım gibi genç bir delikanlı sedyede yatıyordu. Hızlıca kan değerlerine göz attım. Açıkçası bu şartlarda hastaneye canlı gelmesi bile mucizeydi. Çok fazla dayanabilecek gibi de görünmüyordu.

Acil servis hekimi durumun çok kritik olduğunu, yoğun bakım şartları sağlanmadığı takdirde saatler içinde kaybedileceğini ancak hiçbir yerde yoğun bakım yatağı bulunamadığını ve dahası başka merkezlerde de benzer durumda yatak bekleyen hastalar yüzünden can pazarı yaşanmakta olduğunu bildirdi.

Hastanın filmlerine tekrar göz attım. Kafatası ve beyin hasar görmüş olsa da hayati merkezler isabet almamıştı. Yolda kalbinin durmuş olduğu dönemde başka beyin hasarı olup olmadığını bilmiyor hastayı uyutuyorduk. Hastaneye geldiğinden beri geçen süre içinde durumu yavaş yavaş da olsa kötüye gidiyordu.

Yaşlı dede tekrar ellerimi tuttu.

- Onu böyle Araf’ta bırakma doktor bey. Bir şey yap. İki kapıdan birini onun için açmaya çalış. Ne olacaksa olsun.

- Çok zor. Hafta sonundayız ve tüm yataklar dolu. Yukarıda servislerde bile boş yatağımız yokken yoğun bakım yatağı bulmamız imkânsız görüyor. Bulunabilseydi bir gün önceden bulunurdu. Torununuzun ertesi güne kadar dayanması da çok zor görünüyor.

- O zaman cihazın fişini sen çek. Bu cehennemi torunuma ve bana yaşatma.

Bu sözlerden sonra bekleme koltuğuna çöktü ve yine “onu bırakmayın, o daha çocuk, bırakmayın onu” diyerek sessizce ağlamaya başladı. Dedeyi acil servis çalışanlarına emanet edip odama yöneldim.”

8fe66389-a047-42ff-9bde-a1892e49be6eHocamız kahvesini yudumlarken dayanamayıp araya girdim “Peki siz ne yaptınız? Çözüm bulabildiniz mi? Hoş şimdi aynı durum olsa yine çözümsüz kalma olasılığı çok yüksek, hiçbir şey değişmemiş gibi. Peki ya tespih?” diye sordum. Elindeki kahve fincanını masaya bırakırken “Bir çözüm olmalı” diye düşündüğünden söz etti. Anlatmayı sürdürdü;

“Bir çözüm olmalıydı. 20 yaşında bir delikanlı ölmek istese de bir şekilde hayata tutunmuştu. Yoğun bakım için bilinen tüm yollar denenmişti. Özel hastaneler de delikanlının sosyal güvencesi olmaması nedeniyle hastamızı almıyordu. Çevre iller bile araştırılmıştı.

Açıkçası anne babası gibi sistem de delikanlının başladığı işi bitirmesini istiyormuşçasına pasif bir tutum gösteriyordu. Veya ben öyle hissediyordum. Dedesi dışında kimse ölüme terk edilmiş bu delikanlı için üzülmüyordu. Öylece elimizin altından kayıp gidiyordu.

Çaresizce telefon ile bir yerlere ulaşmaya çalışırken hastane koridorunda duvara asılı “organ bağışı hayat kurtarır” ilanı gözüme çarptı.

“Evet ya, organ bağışı, neden olmasın” diye geçirdim içimden.

Birlikte Bridge oynadığımız eski bir dostumu, meslektaşımı hatırladım. Bridge oyununu poker gibi oynayıp ortağı ile birlikte herkesi yanılttığım için bana çok kızardı. Ama burada kurallar kazanmamıza izin vermiyordu. Oyunun kurallarını azıcık değiştirerek bir fayda sağlanabilirdi.

Kaderine terk edilmiş herkesin ölmesini beklediği o değersiz delikanlı “birileri” için tekrar önemli hale gelebilirdi.

Nöbetçi anestezi uzmanı ve acil servis sorumlu hekimini çağırıp delikanlıya bir şans verebilmek için birlikte küçük bir hile yapacağımızı söyledim. Hastamızın durumunu bildirir sağlık raporu hazırlamalarını ve olabildiğince abartmalarını istedim. Anestezi uzmanı çekinse de yapılmak isteneni anlayınca itiraz etmedi. Koma durumunu gösteren Glascow skorunu düşük tutmalarını özellikle istedim. Acil hekimi ve anestezi uzmanı meslektaşım ile birlikte abartılı sağlık durum belgesini imzaladık.

Odama dönüp hastane santralinden Sağlık Bakanlığı organ bağış merkezini bağlamasını rica ettim.

Organ bağış merkezi yetkilisine kendimi tanıtıp bir ihbarda bulunmak istediğimi bildirdim. Hastane acil servisinde sedye üzerinde beyin ölümü gerçekleşmek üzere olan organ nakli için uygun komada bir hastam olduğunu, hastamı hayatta tutabilecek yoğun bakım yatağı bulunmadığı için birkaç saat içinde kaybedileceğini ihbar ettim. Organ bağış merkezi yetkilisine sağlık durum belgesini faksladım. Merkez yetkilisi yoğun bakım yatağı konusunda yapabileceği bir şey olmadığını söyleyince “ben size ihbarda bulundum ve bu ihbarı tutanak altına alıyorum” bundan sonra olacaklardan siz sorumlusunuz diyerek telefonu kapattım.

Daha sonra sağlık bakanlığı ihbar hattını arayarak yine kendimi tanıttım. Organ bağış merkezi birimiyle olan görüşmemi ve aldığım yanıtı paylaştım. Bakanlığın organ bağışı konusuna bu kadar önem verip duyarlık gösterirken bulunan uygun donör ile ilgili bu türden bir olumsuz durumun basına yansıması halinde tüm çabaların boşa gidebileceğini vurguladım. Sağlık bakanlığı yetkilisi hastanın organlarını bağışlamış olup olmadığını sordu. Hastanın kimsesiz ve sosyal güvencesiz olduğunu bu konuda bilgi sahibi olmadığımı ancak yoğun bakım yatağı bulunup yaşatılabilirse bu soruya açıklık kazandıracağımı, bu görüşmenin de tutanak altına alındığını bildirdim.

Kederli dedenin yanına gidip elini tuttum. Bir şeyler yapmaya çalıştığımı bundan sonra ona ne sorulursa sorulsun “bilmiyorum” demesi gerektiğini söyledim. Bir şey anlamadı ama yine ellerimi tutup “yaparım doktor bey oğlum, ben zaten ne bilirim ki?” dedi.

Yanından ayrılmadım. Zaman geçiyor her hangi bir haber gelmiyordu. Dede ise elindeki tespihe sarılmış dua okuyordu. Rengi solmuştu. Adamcağıza kötü bir şey olacak diye korkmaya başlamıştım. Biraz olsun kafasını dağıtmak için konuşturmaya çalıştım.

- Demek torunun kendi canına kıysaydı cehenneme gidecekti, öyle mi?

- Öyle derler oğul. Verilen canı almak en büyük günahtır, cehennemlik suçtur.

- Öyleyse torunun hayattayken “fişini çekin, ona bu cehennemi yaşatmayın” derken kast ettiğin cehennem hangi cehennem oluyor?

Bu soru üzerine bir süre durup yutkundu. Cebinden çıkardığı mendiliyle alnını silip ağzının kenarlarını kuruladı.

- Aklımız yettiğince inancımız gereği cehennemin ne olduğunu biliriz. Oraya gidenin yanıp kavrulacağını, kıyamete dek acılar içinde kalacağına inanırız. Bir de “Araf” diye bir yerin varlığına, sorgu meleklerinin cennet veya cehennemin kapılarından birini açmadan önce orada beklemek gerektiğine inanırız.

- Tamam işte? Neden Araf değil de cehennem diyorsun?

- Anlamadın mı? Cehennem Araf ile başlıyor. Araf dediğimiz yer de bir tür cehennem. Öylece bekliyorsun. Ne olacağını, ne zaman olacağını daha ne kadar bekleyeceğini bilemeden bekliyorsun. Meleklerin kapılardan birini açmasını gözlüyor ve bekliyorsun. Kapının önünde ne olacağını bilemeden beklemek var ya? İşte gerçek cehennem, o. Torunumun canından bezdiği yetmedi, kimse onu istemiyor, neredeyse sizler de nasıl olsa yaşamaz diye düşünüyorsunuz. Anası babası ölünce cehenneme gidecek diye utanç içindeler. Ama o yaşıyor. Hem bana hem kendine cehennemi yaşatıyor. Torunum bunu hak etmedi, o daha çocuk.

Başını omzuma yasladı. Tutamadığı gözyaşlarını mendiliyle kurulamaya çalışıyordu. Yanından ayrılmadım. Az sonra ardı ardına gelen telefonlar ile organ nakli merkezinin harekete geçtiğini ve hasta yakını ile görüşmek istediği haberi geldi. Dede rolünü başarıyla oynayıp sorulan tüm sorulara ısrarla “bilmiyorum” yanıtını verdi. Bir saat içinde nasıl olmuşsa şehrin bir ucundaki başarılı organ nakilleri ile bilinen hastanede yoğun bakım yatağı bulunmuştu. Hastamız dedesi refakatinde ambulans ile nakledildi.”

Heyecanla araya girip “peki ya sonra ne oldu?” diye sordum. Bizimki fincanı çalkalayarak kahvesinin son yudumunu aldı. Fincanı ve tabağı masaya bırakırken cebinden tespihi çıkardı, arkasına yaslandı. “Sonrası” diye devam etti;

“Sonrası sıradan bir Pazar nöbeti şeklinde geçti. Ertesi gün nöbet iznine çıkıp sessizce sonucu izledim. Telefonumu da kapalı tuttum. Resmi olarak organ bağışı yapılmamış olması organ nakli ile ilgili tüm süreçleri durdurmuş ancak hastamız yoğun bakım hizmetine kavuşmuştu. Uzaktan takip edebildiğim kadarıyla hastamızın ertesi gün ameliyata alındığını, sonrasında haftalarca yoğun bakımda kalıp uzun bir rehabilitasyon sürecinden sonra hafif bir beyin hasarı ile taburcu olduğunu öğrendim.

Bakanlık yetkililerinin ısrarı ile devreye giren organ nakli merkezinin hastamızın organ bağışı yapmamış olduğu ortaya çıkınca uğradığı hayal kırıklığını kulaklarımın hayli çınlamasından anladım. O Pazar günü yanlış alarm verdirip organ nakli bekleyenlerin umutlarıyla oynamış, nakli gerçekleştirecek ekibi de işinden gücünden etmiştim.

Yine de kendimi kötü hissetmiyordum.”

“Peki ya bu tespih?” bunu o dede mi size bıraktı?” diye üsteleyince kafasını kaldırmadan elindeki tespihe bakarak anlatmaya devam etti;

“O nöbet sabahı ellerime sarılan dedeyi bir daha görmedim.

Aradan yıllar geçti. Aynı ilde ancak farklı bir hastanede, burada çalışmaya başlamıştım.  Kapımda gençten bir karı koca belirdi. Yanlarında 3 yaşlarında afacan bir de erkek çocuğu vardı. Delikanlı kendini tanıtmasa o gün biraz da şans eseri yaşama tutunan delikanlı olduğunu anlamam mümkün değildi. Dilinde hafif bir pelteklik dışında sağlıklı görünüyordu. Eşi ve oğluyla ziyaretime gelmişti. Beni nasıl bulduklarını sordum. Cebinden üzerinde ismim yazılı yıpranmış bir kâğıt parçası ve bu tespihi çıkarıp masama bıraktı. “Dedem bir süre önce rahmetli oldu. Sizi bulup bu tespihi size ulaştırmamı ve elinizi öpmemi vasiyet etmişti.” Diyerek elime uzandı. Kabul etmedim. Yanlarındaki afacan delikanlıyı işaret ettim. Ufaklık biraz da çekinerek elimi öpmek için yanıma gelirken çocuk ile adaş olduğumuzu fark ettiğimde gözlerim doldu, daha fazla konuşamadım. Geldikleri gibi sessizce gittiler.

İşte bu tespih, o tespih”

57c12af6-e190-4a0b-b488-f5c171edad12

Bir süre sessizce hocamızın elindeki tespihe baktık. “Şimdi sizi çok daha iyi anlıyorum hocam. Ben olsam ben de kimseye vermezdim” dedim. Gülümsedi. Tespihi duvardaki bir çiviye astığını, bilinen işlevi için pek kullanmasa da bitkin ve bezgin hissettiği zamanlarda çok iyi arkadaş olduğunu vurguladı.

Tespihi tekrar cebine atıp ceketinin iç cebinden çıkardığı emektar dolmakalemini “bununla idare et, yardım için teşekkürler” diyerek bana uzattı.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Bu öykü Acil Tıp Uzmanları Derneğince Düzenlenen “Acilin Öyküsü 2019″ yarışmasında birincilik ödülü kazanmıştır.

Yeterince İnsan

Mart 15th, 2019

defter-tutma-1-800x445

Hastanede neredeyse her gün olan tatsızlıklardan biri daha yaşanmıştı. Yine bir hasta yakını olay çıkarmış ve piyango bu kez hastanemizin sevilen hekimlerinden birine çıkmıştı.
Meslektaşımız fena hırpalanmıştı.
Poliklinik muayenesi için randevu alıp sırasını beklemekte olan hasta yakını yandaki diğer polikliniğine göre daha yavaş ilerleyen hasta muayene sürecinden memnun olmayıp hastaları ile gerektiğinden fazla zaman kaybettiği için bekleme süresinin arttığından yakınıp “aklınca” süreci hızlandırmak için kapıyı çalıp doktora “ayar vermeye” çalışır. Meslektaşımız ise o sırada içeride hasta muayene etmekte olduğunu belirtip dışarı çıkmasını söyleyince hasta yakını küfür etmeye başlar. Meslektaşımızın kafasını kaldırmaması ve küfürlere cevap vermemesi “sen beni adam yerine koymuyor musun?” diye başlayan hiddetlenmeye ve akabinde fiziki şiddete dönüşür.

Hastane güvenlik görevlileri araya girip durumun çok daha kötü sonuçlara ulaşmasına engellese de meslektaşımızın yerde tekmelenmesine, beyin sarsıntısı geçirmesine ve kafasının yarılmasına engel olunamaz.

Mesleğini severek yapan ve her şartta hastası ile ilgilenmek için zaman ayırmayı önemseyen tutumu nedeniyle hastane personeli arasında da beğenilen ve tercih edilen meslektaşımızın işini iyi yapmaya çalıştığı için fiziki şiddete uğraması herkesi üzmüştü.

Dahası, yaşanan bu kötü olayın hastane işleyişini aksatmaması için hastane yönetiminin herkesi işinin başına dönmeye çağırması morallerin iyice bozulmasına yol açmıştı. Bekleyen hasta ve hasta yakınları da kendi muayene süreçlerinin aksamaması için hekimlerin iş bırakıp yaralı arkadaşlarının yanına gitmelerini istemiyordu.

Sağlık çalışanları garip bir yalnızlık, moralsizlik ve terk edilmişlik duygusu içinde çalışmaya zorlanıyordu.

Her an benzer bir olayın kurbanı olabilir ve o moralsizlik ve hatta şiddet görmüş haliyle hizmet bekleyen hastalara bakmaya devam etmek zorunda kalınabilirdi.

Şiddet gören meslektaşımın kafasına dikiş atılmış ve kafa travması nedeniyle gözetim altına alınmıştı. Hastane yönetiminin ortalığı sakinleştirme çabasına karşın meslektaşımız şikâyetçi olmuş ve polis çağrılmıştı. Karakola götürülen hastane magandasının “annem fenalaşmıştı, onun için kaygılanıyordum, ne yaptığımı bilmiyorum” biçiminde verdiği ifade ile adli kontrol kararıyla serbest bırakılma olasılığının yüksek olması, yalnızlık ve güvensizlik hissinin daha da artmasına neden oluyordu.

Darp edilen genç meslektaşımız yalnız yaşıyordu. O gece hastane idari nöbetçisi olmamı fırsat bilerek servis çalışanları ile birlikte ilgimizi eksik etmeyip refakat edecek kimsesi olmayan yaralı meslektaşımızın yalnızlık hissetmemesini sağlamayı amaçlamıştık. Yüzündeki morluklar ve kafasındaki sargı ile meslektaşımızın görüntüsü hayli ürkütücü olsa da hayati tehlikenin olmamasına şükrediyorduk.

Gecenin ilerleyen saatlerinde hastane girişinden aradılar. Darp edilen meslektaşımızın babasının geldiği, oğlunun yanına çıkmak için izin istediği bildirildi. Meslektaşımızın babasını kapıda karşıladım. Birlikte oğlunun yanına çıkarken üzüntümü ve mahcubiyetimi dile getirmeye çalıştım. Sözlerimi suskunlukla karşıladı.

Oğlunu yüzü gözü morarmış kafası sargılar içinde görünce gözünde iki damla yaş belirdi, “ah gözüm ne yaptılar sana böyle” dedi. Oğlu ise yatağında doğrulup iyi olduğunu gösterme telaşındaydı. Adamcağızın haberi alır almaz emektar arabasıyla yaşadığı komşu ilden yola çıkıp gelmişti.

Babası yatağın kenarına oturup oğlunun alnını ve sargının kenarından kafasındaki kan bulaşmış saçlarını okşadı. Tekrar gözleri doldu. Onları odada bırakıp nöbet odama yöneldim.

Gece yarısını geçmişti. Kapıdaki güvenlik görevlisi arayıp polislerin yanlarında bir şüpheli getirdiklerini nöbetçi şefle görüşmek istediklerini bildirdi. Polisler eşliğinde gelen meslektaşımızı darp eden hastane magandasıydı.

Nöbetçi savcı “o doktordan özür dilemeden seni salmam” deyince böyle bir yola başvurulmuştu. Ziyaret saatinin bittiğini, hastamızın da ziyaret kabul etmediğini söyleyerek görüşmeye izin vermedim. Ancak gitmeyip hastane kapısında beklemeye başladılar.

Yanlarına inip görüşme için uygun zaman ve yer olmadığını, daha sonra gelmelerini bir de ben anlattım. Gündüz ortalığı karıştırıp babalanan o maganda, eli kelepçeli halde süklüm püklüm polislerin arasında oturuyordu. Annesinin bakıma muhtaç olduğunu hapse girerse bakacak kimsesi olmadığını söyleyip merhamet bekliyordu. Cevap vermeden yanlarından ayrılıp hastamızın yanına çıktım. Onları baba oğul havadan sudan konuşurlarken bulunca az önce olanları, o magandanın hapse girmemek için özür dilemeden gitmek istemediğini ve hastane bahçesinde beklediklerini anlattım. Kısa bir sessizlikten sonra oğul babasına bakıp “ne yapalım baba?” diye sordu. Babası “bence bu defter artıklarını hayatında tutmanın kimseye yararı yok. Becerebilecekse özür dilesin ve defolup gitsin” dedi.

Gerçekten de az sonra hastane magandası polisler eşliğinde meslektaşımın ve babasının elini öpüp özür diledi ve kısa süre odada kalıp gittiler. Yaşanan bunca olaya rağmen özür görüşmesini kabul ettikleri için şaşırmış biraz da içerlemiştim. Açıkçası adamın daha sonra bir başka kötülük yapmasından korktukları için böyle davrandıklarını düşünüyordum.

Ama öyle değilmiş.

Bu görüşmeden sonra hastamız verilen ilaçların da etkisiyle derin bir uykuya daldı. Babası yanındaki tahta sandalyede geceyi geçirecekti. Servis hemşiresinin taze çay demlediğini bir yorgunluk çayı ikram etmek istediğimi söyleyip ofis olarak kullanılan odaya davet ettim. İtiraz etmedi.

yevmiye_kayitlar

Yaşına ve oğlunun haline rağmen o maganda ile görüşmeyi kabul etmelerini anlamadığımı söyledim. Cevap vermedi.

Servis hemşiremiz çayları doldurup ikram ederken “defter artığı diye bir şeyden söz ettiniz. Ne olduğunu sorabilir miyim?” diye üsteledim. Bizimki çayını yudumlarken ağır ağır anlatmaya başladı.

- Başka nasıl anlatılır bilemem ama oğlum beni anladı. İnsanın hayatı muhasebecilik ile geçince her şeyi muhasebe terimleri ile anlatmak kolayına geliyor.

- Nasıl yani?

- Sizin oradan nasıl görünüyor bilemem ama bir muhasebecinin gözüyle hayat tuttuğu defterlere çok benzer.

- Nasıl yani? Artı ve eksisi olan birer defterden ibaret mi hayatlarımız?

- Başlangıçta ben de öyle sanmıştım. İnsan, kendini fazla önemsediğini zamanla anlıyor.  Hayatlarımız değil hayatın kendi bir defter, bizler ise üzerine titrediğimiz hayatlarımız ile o defterde satır, sözcük, harf veya rakamdan başka bir şey değiliz. Abartmamak gerekiyor.

- Hayatın bilanço gerektirdiğini anlarım da hayatlarımız bir deftere nasıl giriyor açıkçası tam anlayamadım.

- Anlayamayacak bir şey yok. Bence yaşadıklarımızla, günden güne alacağı vereceği kaydettiğimiz yevmiye defterinin satırlarını dolduruyoruz. Yaptıklarımız ama öyle ama böyle hayatın borç veya alacak sütununa yazılıyor. Sen bunu iyi veya kötü diye de anlayabilirsin. Zamanı geldiğinde sayfayı çevirip devam ediyoruz.

- Bu kadar mı?

- Yok, o kadar değil. Arada kayda değer bir şeyler yapıp ana bilançoda görünecek işlere bulaşmış olanlarımız defter-i kebire aktarılıyor. Çoğumuz yevmiye defterinde kalıyoruz. İnsanlığa olumlu veya olumsuz etkisi olanların hayatları ise defter-i kebire aktarılmayı hak ediyor. Bizler onları tarihte yaptıkları veya yapmadıkları ile,  iyi veya kötü icraatları ile anılan meşhur kişiler olarak biliyoruz. İsimleri bilinse de sonuçta onlar da defter-i kebir içinde borç veya alacak kısmına yazılan bir satırdan ibaret. O kadar.

Hemşire hanım boşalan bardakları yeniden doldururken itiraz etmedi.

- Peki az önce sorduğum defter artığı dedikleriniz ne oluyor? Hatalı yazılıp düzeltilen silinen satırlar mı?

- Hayat defteri de tüm muhasebe defterleri gibi silinti, hata, karalama kabul etmiyor. Şimdilerde bilgisayar çıktığı için unutulmuş olabilir ama şirket defterleri mürekkepli kalemle özenle doldurulur sayfa çevrilmeden kurutma kağıdı ile mürekkebin fazlası sayfadan uzaklaştırılırdı. Yani, mürekkebin fazlası kurutma kağıdı tarafından emilirdi. İşte o kurutma kağıdına ters olarak geçen yazılara “defter artığı” deriz. Bu tanımlamayı “yeterince insan” olamayıp deftere yazılacak kadar dahi yaşanmışlıkları olmayanları anlatmak için kullanırız. Onlar kurutma kağıdının üstünde başkasının hayatından kalıntı ters bir yazı olarak kalır ve diğer ters yazılara karışıp gider.

- İyi de, o defter artığı dediğiniz yeterince insan olamamışların sayısı hiç de az görünmüyor.  Ne yapmalı?

- Dediğin gibi sayıları hiç de az değildir. Dahası da var. Onlar üzerlerindeki yazının ters olduğunun, okunmadığının farkında da değiller. Aynaya bakınca düzgün okunan yazıyı başkalarının neden ters okuduğunu anlamaz tersliklerinin farkında bile olmazlar. Kendilerini düzgün görüp hep başkalarını suçlarlar. Bugün olduğu gibi işini iyi yapmaya çalışan oğlumu darp edip bir çocuk gibi affedilmeyi beklerler.

- İyi de o zaman özür dilemesine neden izin verdiniz?

- Anlamıyor musun? Hayatın defterine bırakacak bir şeyin olmasını istiyorsan böyle defter artıklarını hayatında tutmayacaksın. Onların seni defterin dışına çekmesine izin vermeyeceksin. Oğlum beni anladı. Umarım siz de anlarsınız.

img_2452Çayının son yudumunu alıp oğlunun yanına gitmek istediğini söyledi. Bu arada görece daha rahat bir koltuğu hastamızın odasına taşıtmış babasının geceyi bir nebze rahat geçirmesi için yardımcı olmaya çalışmıştım. Koltuğu görünce elimi sıkıp “Annesi haklıymış. Oğlum emin ellerdeymiş, baba yüreği işte, duramadım” diyerek teşekkür etti.

O gece sorunsuz geçti. Ertesi gün meslektaşımız on gün rapor alıp babasıyla birlikte hastaneden ayrılırken hastane çalışanları uğurlamaya hastane bahçesine inip kısa süreli de olsa iş bırakarak sessiz bir eylem gerçekleştirdiler.

Hepsi bu…

Mehmet Uhri

Zeytin Ağacı Gibi Yaşlanmak

Mart 2nd, 2019

img_10941

“Madem yaşlanacağız, zeytin ağacı gibi yaşlanmaya çalışmalı” demişti.

Enine kesilmiş ağaç parçaları üzerine yakarak yazdığı yazılar ile doldurduğu tezgâhı ilgimi çekmişti. Yazlıkçılar için açılan pazar yerinde Dostoyevski’den Yunus Emre’ye pek çok özlü sözün yer aldığı tezgâhı inceliyordum. O ise; tezgâhın ardında oturmuş elinin altındaki ahşabı yazı ile buluşturmaya çabalıyordu. Seyrek kır saçları ve yüzündeki çizgilerin derinliği yaşını gizlemiyordu.

Tezgâhın altında duran üzeri yazısız ağaç parçalarını işaret edip yazı yazdırmak istediğimi söyledim. Yazılmasını istediğim yazıyı ve seçtiğim ağaç parçasını kenara alıp elindeki işi bitirmesi gerektiğini bir saat kadar sonra gelip alabileceğimi söyledi. Ücreti peşin aldı.

Bir süre pazarı turlayıp bizimkinin yanına döndüm. Elindeki işi bitirmiş siparişime yeni başlamıştı. Onu izlediğimi görünce tezgâhın önünün kapatmamam için yanına çağırdı.

Önce nereden geldiğimi, ne iş yaptığımı, orada ne aradığımı sordu. Sonra ben ona sordum. 37 yıl demiryolu teşkilatında memur olarak çalışıp yaş haddi ile emekli olduğunu, hobi olarak başladığı güzel yazı yazma işini zamanla geliştirdiğini anlattı. Çalıştığı kurumda teşekkür, tebrik, katılım gibi belgelerin üstlerini yazdığını ancak bu işi o zamanlar para kazanmak için yapmadığından söz etti. Yaş sınırına gelip emekli edilince belediyede çalışan bir arkadaşının yardımı ve desteği ile bu tezgâhta ahşaba yazı yazarak el sanatını sürdürmeye çalıştığından söz etti. Bir ara durup ortalıktaki yanık ahşap kokusunun ve dumanın geçmesi için kafasını kaldırdı. Elindeki havya ile yazmakta olduğu yazıyı işaret ederek “Gerçi güzel yazı sanatı diye bir şey de kalmadı. Bilgisayarlar sayesinde hepsi yazıcıdan çıkar oldu. Güzel yazmak emek ve sanat olmaktan çıktı. Böyle giderse yakında şiir ve roman da yazdırırlar bilgisayarlara diye korkuyorum.” Dedi.

Yine de ahşabın cazibesinin yazıyı güzel gösterdiğini düşündüğümü söyleyince dudağını büküp; “İyi de insanlar yazıya değil ahşaba para verdiklerini düşündükleri için ne kadar güzel yazarsan yaz ödedikleri gözlerine batıyor.” Diye cevap verdi.

İyi ki az önce pazarlık yapmamışım diye geçirdim içimden. Gözlüğünü yerleştirip tekrar işine döndü. Tezgâhın üzerinde kenarda duran daha koyu sarı renkli ve hayli damarlı birkaç ağaç parçası dikkatimi çekti. Ne ağacı olduğunu sordum. Gözlüğünün üstünden hızlıca bir göz atıp zeytin ağacı olduğunu söyledi. Keşke benim yazıyı buna yazsaydık diye söylenince kafasını kaldırdı. “Zeytin ağacının yazısı kendindendir. Üstüne yazı yazılmaz, yazsan da anlamı olmaz.” diye cevap verdi.

- Anlamadım. Bu ağacın diğerlerinden farkı nedir?

img_2361Eline aldığı yuvarlak ağaç parçasının üzerindeki yaş halkalarını gösterip her bir halkanın yaşanmış yıllara denk geldiğini zeytin ağacında ise halkalarına bakarak yaşı bulmanın çok zor olduğunu anlattı. Anlamamış gibi bakmış olacağım ki hafiften sinirlenip “yani yaşlanacaksan zeytin ağacı gibi yaşlanacaksın” dedi.

- Zeytin ağacına boşuna ölümsüz ağaç demezler. Kayın, kavak veya çam gibi ağaçların yaş halkalarına bakıp kaç yıl yaşamış, nasıl yaşamış çözebilirsin. Ama zeytin öyle değildir. Zeytinde halkalar öyle iç içe geçer ki yaşlandığını anlasalar da yaşını veya ne yaşadığını kestiremezler. O yüzden yaşlanacaksan zeytin gibi yaşlanmalısın.

- Nasıl yani?

- Çizgileri okumaya çalışırsan anlarsın. Her şeyi iç içe yaşar bu ağaç. Çocukluğundan bir anı gelir yaşlılığındaki bir an ile örtüşür sonra hepsi birden bir başka yaşanmışlığa bulanır. Ağaç yaşlandıkça hayatın ağırlığında ezilir büzülür ama ayakta kalır. Rahmetli ninem “zeytin gibi yaşlan ki, 70’inde çocuk ol, 45’inde delikanlı, 15’inde ağır abi gibi görün.” Diye severdi beni. Bu ağaç gibi her yaşındaki kendini diğer yaşanmışlıklarına bulamayı başarırsan zeytin ağacı gibi uzun bir ömrün olur.

Zeytin ağacı parçasını eline alıp yüzeyindeki çizgileri parmakları ile okşadı.

- Zeytin ağacı hayatın yükü altında bir hamur gibi ezilmiş görünür ama acılarını içinde tutmaz. Zeytinlerine aktarır. Zeytinin acısı bundandır derler. Yaş alıp gövde kalınlaşır dallar zayıflar. Gösterişi de sevmez. Hatta umuru bile değildir. O yüzden hiçbir zeytin ağacı diğerine benzemez. Hayatı alır yoğurur içinde harmanlar, acısını zeytinleri ile döker gelen geçen kibirli hayatlara inat hepsini gömer yine de ayakta kalır.

- Yani?

- Yani zeytin ağacı gibi yaşa, hayatın sadece sana ait olsun. Diğerlerine benzemesin. Varsın başkaları beğenmesin. Tutma acıları içinde, sen zeytin ağacı gibi yaşlan.

- İyi de, siz bu dediklerinizi yapabildiniz mi?

- Beni boş ver. Bildiğim; yaşadığın acıların izleri içinde kalsa da acısını meyvelerin ile döküp inadına yaşamak gerektiği. Yanlış anlama acılarını unut demiyorum. Yaşadıkların içindeki çizgilerde duracak, unutmayacaksın. Yaşadığın her bir acı gövdeni biraz daha bükecek geçmişteki bir başka acının çizgisiyle kesişecek. Sen ne yapıp edip acını zeytinlerine aktarıp yaşlanacaksın.

- İyi de beceremez diğer ağaçlar gibi olursak?

- Yapabilirsen her bir zeytin ağacı gibi tekil bir hayatın olur. Üstelik başkasının hayatını değil kendi seçtiğin istediğin hayatı yaşamış olacaksın.

- Peki ya sonra?

- Sonra günü gelecek sen de gideceksin. Yaşadıkların bir ağaç parçasının üstünde kalacak birileri eline alıp bakacak, bunca yaşanmışlığa saygı duyup üstüne yazı yazmanın anlamsızlığından söz edecek. Geriye dilden dile aktarılan birkaç söz kalacak. O söz seni anlatacak. O yüzden, madem yaşlanacağız, zeytin ağacı gibi yaşlanmaya çalışmalı…

Elindeki işi bitirip düzeltmeleri yaptı. Üzeri yazılı ahşabı bana uzattı. Üzerinde yazı olmayan zeytin ağacı parçasını da satın almak istediğimi söyledim. Hediyem olsun dedi. Ücret istemedi.

“Hadi git artık, beni meşgul etme, şu siparişi yetiştirmem gerekiyor” dedi. Ayağa kalkıp elimi uzattım. El sıkışırken “Peki ya siz? Siz bu dediklerinizi yapabildiniz mi? Diye tekrar sordum. “Ne görüyorsan o, haydi git artık” dedi.

Gözlüklerini takıp, işinin başına döndü.

Mehmet Uhri

Not: Bu öykü Zeytindostu derneğince düzenlenen kültürümüzde zeytin edebiyatı 2019 öykü yarışmasında 2.lik ödülü kazanmıştır.

Ölümsüz Ağaç Dedikleri

Şubat 23rd, 2019


zeytin3

Ana yol trafiğinden kurtulabilmek için dağ yolunu tutmasam o bilge köylü ve konuşkan eşini hiç tanımayacaktım.

Şiddetli yağmur yağıyordu. Yaşlı kadını ve ondan da yaşlı adamı o yağmurda dağ başında yol kenarında görünce yanlarında durup gidecekleri yere bırakabileceğimi söyledim. Üstleri hayli ıslanmış olduğu için çekindiklerini görünce ısrar ettim. Adam ön koltuğa, sonradan karısı olduğunu öğrendiğim kadın ise arka koltuğa oturdu.

Bu dağ başında ne aradıklarını ve nereye gitmekte olduklarını sordum. Adam cevap vermedi. Kadın yakınlardaki köyde oturduklarını, gece yağan yağmur ve fırtınanın diktikleri zeytin fidanlarına zarar verip vermediğine bakmaya gittiklerini, bu arada kocasının delice bir zeytin ağacını aşılama çabası yüzünden gecikip yağmura yakalandıklarını anlattı.

Adam elindeki torbadan çıkardığı dağ çileklerini uzatıp “ye de ağzın tatlansın oğul, bunun dırdırı bitmez” dedi. Bu sözler üzerine kadın bir süre daha söylendi.

Her ikisinin de hayli yaşlı olmasına karşın zeytin fidanı dikiyor olması ilgimi çekmişti.

-          Bildiğim kadarıyla zeytin fidanları yavaş büyür, umarım diktiğiniz fidanların meyvesini görürsünüz.

-          Orasını Allah bilir. Ben o zeytinleri torunum için dikiyorum. O fidanları, torunumla topladığımız delice zeytinlerden filizlendirip götürüp birlikte ektik.

-          Yani bunca zahmet delice zeytinler için mi? Aşılı fidan alıp dikilse daha kolay olmaz mıydı?

Kadın arkadan lafa girip “Konuş oğul, konuş. Beni dinlemiyor belki seni dinler” diyerek sözlerime destek verdi. Bizimki bir süre sustuktan sonra eliyle direksiyonu işaret edip; “Direksiyona oturunca hayat hızlanıyor. Her şey çabucak olsun istiyorsun. Köy yerinde acelemiz yok ki. Zeytini ben dikerim, torunum aşılar ondan sonra gelenler de toplar. Bu hep böyledir. Ölümsüz ağaç dedikleri de bundan öte” diye yanıt verdi.

Kadın ise kocasının hep dağ bayır gezip yabani zeytin ağaçlarını aşıladığından yakındı. Bizimki dağ çileği dolu torbayı açıp “dedim ya bitmez dırdırı, al da ağzın tatlansın” deyince kadın yine söylendi.

zeytin4

Bir ara adama dönüp “İyi de neden zeytin? Neden ceviz, badem veya meyvesi daha iyi para eden başka ağaç değil de bunca çaba neden zeytin için?” diye sordum. Kadın bu sözlerime de “konuş oğul konuş. Beni dinlemiyor, sen söyleyince dinler belki” diye destek verince gülmemek için kendimi zor tuttum. Bizimki ise cebinden çıkardığı küçük zeytin tanesini bana gösterip “bu soruyu rahmetli dedeme sorduğumda bana bir zeytin tanesi gösterip zeytinin insan gözüne benzediğini, geçmişte yaşamış ölmüş gitmiş ancak hayata doyamamış insanların ruhuna göz olduğunu anlatmıştı. Bir zeytin tanesini filizlendirip büyütüyor ağaç ediyorsun. O büyüttüğün ağacın zeytinleri ruhuna göz olup ardında bıraktığın dünyayı görmeni sağlıyor. O ağacın zeytinlerini toplayıp başka yerlere ekiyorsun. O ektiğin ağaçlar da gün gelip meyve veriyor ruhuna göz oluyor. Hayatın tükense de yetiştirdiğin ağaçlar sayesinde gözlerin dünyada kalıyor. Daha ne olsun?” diye yanıt verdi. Karısı arkadan “Bizim beye yaşlanınca bir haller oldu. Ölecem diye korkuyor, bu aralar hep böyle garip konuşuyor” dedi.

Bizimki yine cevap vermedi.

Yağmur hafiflemiş köye yaklaşmıştık. Adam eliyle işaret edip “yol ayrımında inelim” dedi. Eve kadar götürebileceğimi söylesem de yağmur yüzünden köy içi toprak yolun araba için uygun olmadığını söyleyip istemedi. Israr etmedim. İnmeden cebinden çıkardığı bir avuç delice zeytin tanesini avucuma bıraktı.

-          Bak oğul, şimdi sen de biliyorsun bedenin gitse de ruhuna göz olan zeytinin hikmetini, bu ağaca neden ölümsüz ağaç dediklerini ve üç kuruş para için başka ağaç dikmenin anlamsızlığını. Bu delice zeytinler sende kalsın. Belki günün birinde sen de bir zeytin ağacın olsun istersin.

-          İyi de neden özellikle delice zeytin, normal zeytin ekilse olmaz mı?

-          Hala anlamadın mı? Önemli olan zeytinin yabani olup olmadığı değil. Bırak diktiğin ağaç bizler gibi yabani zeytin olarak büyüsün. Gün gelir elbet biri aşılar olgunlaştırır. Hayat da böyle değil mi? Yabani bir zeytin gibi dünyaya yalnız gelsek de birbirimizi aşılayıp adam etmiyor muyuz?

Hanımı araya girip “Sorma oğul, bizim bey bu yüzden dağda bayırda dolaşıp bulduğu delice zeytinleri aşılar. Bir gün kalacak oralarda, umuru değil” dedikten sonra kocasının koluna girip “hadi bey, yağmur indirmeden gidelim” diye söylendi. Bizimki yine cevap vermedi.

Elindeki dağ çileği torbasını “Hakkını helal et evlat. Bizden bir damak tadı kalsın, yolun açık olsun” diyerek ön koltuğa bıraktı.

Bir süre orada durup onları izledim. Kadın adamın koluna girmiş yine bir şeyler anlatıyor, adam ise sesin çıkarmadan köye doğru ağır adımlarla yürümeyi sürdürüyordu. Avucuma bıraktığı delice zeytin taneleri ise sanki “seninle küçük bir işimiz var” dercesine bana bakıyordu.

Mehmet Uhri

Vicdan Çiçeği

Şubat 8th, 2019


img_2132

Her şey öğle arasında bir konu danışmak için odasına uğradığım doktor arkadaşımın kitaplığından Elias Canetti’nin Körleşme kitabını elime almam ile başladı.

Kitap bir hastası tarafından meslektaşıma imzalanıp hediye edilmişti. Yıpranmış görünüyordu. Sayfalarını karıştırırken üzerinde isim ve telefon numarası yazılı kağıt parçasını görünce önemli olup olmadığını sordum. Meslektaşım kitabı ve içinden çıkan kağıdı bir süre inceledikten sonra “Vicdan çiçeği, nasıl unuturum, bunu anlatmalıyım” diyerek oturmamı istedi. Kahvelerimizi yudumlarken o küçük kağıt parçasını eline alıp o baba ve kızı ve yaşadıklarını anlatmaya başladı.

-      Birkaç yıl önceydi. Adamcağız yetmişli yaşlardaydı ve hastalığı ilerlemişti. Beklenen sonun yakın olduğunun farkındaydı. Ağarmış saçı sakalı ve hep ilgiyle bakan griye çalan mavi gözleriyle odasında kitap okurken veya sessizce televizyon izlerken görüyorduk. En başından beri hastalığını suskunlukla kabullenip ameliyat ve tedavi süreçlerine uyum göstermiş, hiç zorluk çıkarmamıştı.

Ancak hep yalnızdı. Tüm tedavi süreçlerinde birkaç arkadaşı dışında yakınlarından kimse ziyaretine gelmemişti.  Bir akşamüzeri yatağından kalkıp hasta haliyle odama gelmiş elime üzerinde isim ve telefon numarası yazılı bir kağıt tutuşturarak “bana bir şey olursa buraya haber vermenizi rica ediyorum. Ama lütfen, şimdi değil. Her şey bittikten sonra” demişti.

-      Bu, o kağıt mı?

-      İlerleyen günlerde hastalığına çoklu organ yetmezliği de eşlik etmeye başlayıp hastamızı yoğun bakıma alınca bu kağıtta yazan numarayı arama gereği duydum. Telefonu açan hanımefendiye kendimi tanıtıp hastamız hakkında bilgi verdim. Telefon numarasını nereden bulduğunu sordu. Numarayı hastamızdan aldığımı ve aramızda geçen diyaloğu anlattım. Sessizce dinledi. “Peki” diyerek telefonu kapattı. Ancak o gün gelen giden olmadı.

-      Gelmedi mi?

-      Gece nöbetçiydim. Gece yarısına doğru hastane güvenliği hastamızın adını vererek bir ziyaretçisi olduğunu ancak gözünün pek tutmadığını söyledi. Gelen otuzuna yakın yaşlarda baştan aşağı siyahlar giyinmiş, aşırı sayılabilecek koyu renk makyaj yapmış “değişik” bir kadındı. Hastanın nesi olduğunu sorunca cevap verip vermemekte tereddüt etti. Aksi halde ziyaretin mümkün olmayacağını söyleyince hastanın yıllardır görüşmediği babası olduğunu söyledi. Yoğun bakım şartlarında ziyaret yasak olsa da üzerine uygun kıyafet giydirerek kısa bir görüşme için kadını babasının yanına aldım. Hanımefendi yoğun bakım şartlarından etkilense de kendini sakinleştirip babasına yaklaştı. İzin isteyerek elini tuttu. Hastamız hafifçe gözlerini açtı kızını görünce monitördeki kalp atımı hızlandı. Heyecanlanmıştı. Bana döndü ve sitem eden gözlerle bakarak “her şey bittikten sonra, şimdi değil demiştim” dedi. Kızına dönüp “geldin ha?” dedi. O ana kadar sesini çıkarmadan babasını izleyen kız sesini yükselterek konuşmaya başladı.

-      Evet buradayım. Arayıp hastanede olduğunu söylediklerinde böyle birini tanımıyorum diyerek telefonu kapatmalıydım. Yapamadım. Merak ettim, baba. Senin bir hastane köşesinde yardım bekleyen o zavallı halinin nasıl göründüğünü merak ettim. Beni buraya getirenin ne olduğunu biliyorum, baba. Sana olan öfkem getirdi.

-      Gidecek misin?

-      Bilmiyorum. Hemen çıkıp gitmek istiyorum ama gidemiyorum. Beni burada tutanın, gitmeme engel olanın ne olduğunu da bilmiyorum.

Araya girip görüşmenin bittiğini söyledim. Birlikte yoğun bakımdan çıkarken kızının da babası gibi griye çalan mavi gözlere sahip olduğu dikkatimi çekti. Kız ise “hiç gelmemeliydim, neden geldim ki?” diye söyleniyordu. Hastamızın hep yalnız olduğunu, bir iki arkadaşı dışında yakınlarından kimsenin ziyarete gelmediğini, ilk kez bir akrabasını gördüğümüzü söyledim. Öfkeyle bir şeyler mırıldandı. Hastalığını ve durumunu anlatıp kritik sürece girildiğini her an her şeye hazırlıklı olmak gerektiğini vurgulayınca “onu bu halde bırakamam” diye söylendi.

Kadını bekleme odasında alıp işime koyuldum. Ertesi sabah ve daha sonraki günlerde de hastaneden ayrılmadı. Bu arada beklemediğimiz bir gelişme oldu. Yaşamsal bulguları hızla düzelen hastamızı yoğun bakımdan çıkarıp tekrar hasta odasına aldık. Bu iyi gidişi kızının yanında olmasının moral etkisi ile ilişkilendirdik. Bir kaç gün gayet iyi gitti. Ama bir sabah baba ile kızın yüksek sesle tartıştıkları bilgisi gelince odalarına girip kapıyı kapattım. Kızı yine öfkelenmiş babasına söyleniyor, hastamız ise yaşlı gözlerle sesini çıkarmadan dinliyordu.

-      Dinle beni baba! Zamanında o çok değerli oğlunun hastalığına umut olur diye ilerlemiş yaşınıza rağmen beni dünyaya getirdiniz. Ne iliğim işe yaradı ne de oğlun kurtuldu.  Oğlunu yitirince ardına bile bakmadan evi terk edip gittin. Kendine başka bir hayat kurdun. Sayende, yuvası dağılmış, işe yaramaz, uğursuz, beceriksiz biri oldum. Hep bir eksiklik ve yanlışlık duygusuna mahkum ettin beni, baba. Böyle yaşamak kolay mı sanıyorsun?

-      Sormadım say kızım, “ne yapıyorsun?” diye sormadım say.

-      Öyle olmuyor. Sen sormasan da bu dünyaya neden geldiğimi ben sorup duruyorum. Hep bir şeyler eksik kalıyor. Nedenini bilmediğim suçluluk duygusuyla yaşamanın ağırlığı öyle eziyor ki yok olup gitmek bile sorunu çözmüyor. Bu yüzden senden hep nefret ettim. Yüzünü hayal meyal hatırladığım ölen kardeşimden de en az senin kadar nefret ettim. O hastalanmasaydı, hiç dünyaya gelmeyecek böyle bir hayatı yaşamak zorunda kalmayacaktım.

-      Git o zaman, kızım. Bırak da rahat öleyim.

-      Lanet olsun gidemiyorum, bir şey beni burada tutuyor. Sanma ki elalemi umursuyorum. Kimin ne dediği umurumda bile değil. Ama yine de gidemiyorum.

-      Gidilmiyor kızım. Gerçekten gidilmiyor. Uzaklaştım sanıyorsun. Bedenin gitse de aklın takılı kalıyor. Yaşadıklarını unutsan da o sırada hissettiğin duyguları unutmuyor, her fırsatta hatırlıyor, yeniden yaşıyorsun.

Bu tartışma sırasında hastasının araya giren doktor arkadaşıma “keşke hiç vermeseydim o kağıdı size, vaktinden erken bir buluşma oldu, bu. Keşke her şeyi olduğu gibi bıraksaydık. Servisteki diğer hastaların huzurunu kaçırdığımız için üzgünüm” dediğini anlattı. Meslektaşım bir süre susup kahvesini yudumladı. Kütüphanesinden aldığım kitabı elimden bırakmadan devamını da anlatmasını rica ettim. Tartışmanın şiddeti geçince kızın babasının yatağına oturup sinirle ağladığını babasının ise yatağında doğrulup elini kızının omzuna atarak konuşmayı  sürdürdüğünü anlattı.

-      Sen de annene benziyorsun. Aksini düşünsen de o gece buraya merak ettiğin için değil vicdanını dinleyip geldiğini biliyorum. Vicdan tohumunu içinde yeşertip olgunlaştırmış çok güzel bir insan olmuşsun. Yanılıyorsun. Bana olan onca öfke ve nefretine karşın seni buraya vicdanın getirdi.

-      Sana bu kadar kızgın olduğum halde neden gidemiyorum, baba?

-      Merhamet duygun yüzünden, kızım. Vicdanın seni sadece harekete geçirir. Devamı için merhamet gerekir. Küçükken annen de sen de sahipsiz yavru kedi bulunca üzülür bir şeyler yapabilmek için çırpınırdınız. Sizi harekete geçiren vicdanınızdı. Çözüm bulamayınca o yavru kedileri sahiplenip eve alan ise merhamet duygunuzdu.

-      Anlamadım bunlar farklı şeyler mi?

-      Vicdan içinde açan bir çiçektir, kızım. Sen o çiçeği merhamet ile sular yaşatırsın. Ben yapamadım. İçimdeki çiçeği yaşatamadım. Oğlumun hastalığı sırasında merhamet duygumu yitirdim. Her şeyden herkesten kaçtım. Ancak görüyorum ki rahmetli annen, benim veremediğimi sana fazlasıyla vermiş.

Bu sözlerden sonra baba ve kızın birbirine sarılıp bir süre ağlaştıklarını ve onları öylece bırakıp odadan çıktığını bu kitabı da o gün hastamızın imzalayıp özür niyetine hediye ettiğini anlattı.

-      Peki sonra ne oldu?

-      Çok geçmeden hastalık beklenen seyrine döndü. Bu kez olaya karaciğer yetmezliği de katılmış durum ağırlaşmıştı. Bilinç bulanıklığı hızla derin koma haline dönüştü ve sonraki bir kaç gün içinde hastamızı kaybettik. Kızı hep yanındaydı. Defin işlemleri için odama uğradığında emeklerimiz için teşekkür etti. Ayağa kalkıp elini sıktım. Başlangıçta o gece aceleci davranıp erken haber verdiğim için pişmanlık duyduğumu ancak şimdi öyle düşünmediğimi anlattım. Kadıncağız, başını önüne eğip; Babamın başında beklerken hastaları ve yakınlarını görünce kendimi sorguladım. Kardeşime uygun ilik bulma uğruna dünyaya gelmiş ancak iliği işe yaramamış biri olarak kendimi hep eksik ve hatalı görüyordum. Babam öldü. Aileden geriye hayatta bir tek ben kaldım. Rahmetli kardeşimin hastalığı da dahil sanki her şey benim hayata gelmem ve tutunmam için kurgulanmıştı. Öyleyse bunun bir anlamı ve  yaşadığım hayatın bir amacı olmalı diye düşünmeye başladım. Bu bana iyi geldi.” Dedi. Bundan sonra ne yapmayı düşündüğünü sorduğumda ise “Henüz bilmiyorum. Ama artık kendimi eksik, hatalı ve ezik hissetmiyorum. İçimdeki merhamet duygusunun yol göstereceğine inanıyorum. Her şey için teşekkürler, doktor bey.” Dedi.

Belgeleri alıp odadan sessizce çıkıp gittiğini, elindeki küçük kağıt parçasının işte tüm bu anıları hatırlattığını söyledi. Kitabı okumak için ödünç almak istediğimi söyledim. Kağıdı bana uzatıp “bu kağıt o kitabın içinde kalsın. Kitabın benim için anlamını biliyorsun. İşi bitince iade etmeyi unutmazsın umarım” dedi.

Mehmet Uhri

Doğa Sesleniyor

Aralık 17th, 2018

hurma-zeytin

2018 yılı Ege Bölgesi zeytin hasadında “Hurma Zeytin” neredeyse hiç olmadı.

Doğa, bir şeylerin kontrolden çıkmakta olduğuna dair mesajını gönderdi.

Yeryüzünde Urla Karaburun ve Foça bölgesinde yaşanan özel bir doğa olayı iklim şartlarındaki değişiklik nedeniyle bu yıl yaşanmadı.

Hurma zeytin veya bölgede bilinen adıyla Karaburun Hurması, özel iklim şartlarıyla zeytin ağaçlarında kısa süreliğine belirip zeytin tanesine acılığını veren olearupein maddesini parçalayan zararsız bir mantar türü sayesinde oluşmaktadır. Mantarın oluşabilmesi özel iklim şartlarına bağlıdır.

Her yıl Kasım ve Aralık aylarında sıcaklığın 10 C derece civarında olduğu gece denizden esen rüzgâr ile ağaçlardaki zeytin tanelerinin üzeri nemlenir. Bu nem ve sıcaklık zararsız bir mantar türü olan Phomo Olea mantarının üremesi ve tanelerdeki olearupein maddesini parçalaması için uygun fermantasyon ortamı sağlar. Bir gece içinde ağaçlardaki zeytinler bu mantar sayesinde fermente olarak acılığını kaybeder. Sabah açan güneş ile nem azalır ve fermantasyon durur. Bu mucizevî doğa olayı sayesinde zeytin taneleri hurma gibi dalında olgunlaşmış olur.

İşte, yüzyıllardır bilinen ve Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde bile anılan Karaburun hurması bu yıl hiç oluşmadı. Bölgenin önemli geçim kaynaklarından olan hurma zeytini kime sorarsanız “bu yıl hiç olmadı, hiç satmadık” yanıtını alıyorsunuz. Hurma olmayı bekleyen zeytinler ise ne yazık ki geç hasat yağ elde edilmek üzere toplanıyor. Zeytin sezonu bu yıl hurma zeytin olmadan kapanıyor.

Sıcaklıkların yeterince düşmemesi, gece sıcaklıklarının ortalamanın hayli üzerinde kalması nedeniyle doğa bu yıl zeytinleri fermente edecek ortamı sağlayamadı.

Sesleri pek işitilmese de küresel ısınma bu yıl Karaburun zeytin üreticilerini vurdu. 2018 yılı Ege Bölgesi zeytin hasadında “Hurma Zeytin” neredeyse hiç olmadı.

Doğa, bir şeylerin kontrolden çıkmakta olduğuna, önlem alınması gerektiğine dair mesajını gönderdi. Daha ne yapsın?

Mehmet Uhri

Bakla Bahane

Kasım 7th, 2018

img_1727

O sıcak yaz günü kitaplarımla baş başa kalabilmek için çay bahçesinde bulabildiğim ilk boş masaya yayılmıştım. Okurken arada küçük notlar alıyor, çevreyle ilgilenmiyordum. Bir süre sonra orta yaşı geçkin şapkalı ve iyi giyimli beyefendi boş sandalyelerden birini işaret ederek masama ilişmek için izin istedi. Doğrusu masamı paylaşmaya hiç hevesli değildim. Çay bahçesinin yükünü almış neredeyse masaların dolmuş olduğunu bu sözlerden sonra fark ettim. Sesimi çıkarmadan oturması için yer açtım.

Az sonra garsonun yanımıza gelip “her zamankinden mi?” diye sormasından çay bahçesinin müdavimlerinden olduğunu anladım. Az sonra iri bir bardak içinde gelen adaçayını yudumlamaya başladı. Konuşmak için fırsat kolladığını fark edip iyice kitabıma gömüldüm. Okumakta olduğum kitaba baktıktan sonra masa üzerindeki diğer kitapları eline alıp evirdi, çevirdi. Gözlüğünü takıp sayfalarını karıştırdı. Bir süre sonra almış olduğum notlara bakmaya başlayınca dayanamayıp “kitaplar ilginizi çekti sanırım” dedim. Elindeki kitabı masaya bırakıp “Çay bahçesinde yer bulamayıp bir süre bakınınca sizi fark ettim. Okuyor ve durup notlar alıyordunuz. Merakımı mazur görün yazar filan mısınız?” diye sordu. Öykü yazarı olduğumu, insanların içinde bulunup elimden geldiğince öykü malzemesi toplamaya çalıştığımı, kitapları da bu amaçla kullandığımı anlatıp tekrar kitabıma dönmek için izin istedim.

“Size öykü malzemesi olabilecek yaşanmış bir anı aktarabileceğimi söylesem, ilginizi çeker mi?” diye üsteleyince gevezenin birine çattığımı düşünmeden edemedim. Kurtulacak gibi görünmüyordum. Pek ümitli olmasam da anlatacaklarını merak etmiştim. Kitabımı kapatıp gözlüğümü kılıfına yerleştirdim ve “sizi dinliyorum” dedim.

O ise arkasına yaslanıp şapkasını çıkardı. Eliyle ağarmış seyrek saçlarını düzeltip ada çayından bir yudum aldı ve anlatmaya başladı.

“Size metro yolculuğu sırasında tanıştığım ve bir daha karşılaşmadığım birinden söz edeceğim. Dediğim gibi o yaşlı beyefendi ile metro yolculuğu sırasında tanışmıştık. Elinde gitarı ile metroya binmiş tesadüfen yan yana oturmuştuk. Bir süre sonra metronun kalabalığına ve sıkışıklığına aldırmadan oturduğu yerden gitarını çalmaya başladı. Kalabalık nedeniyle pek rahat hareket edemese de gitardan yükselen müzik kısa sürede ilgiyi üzerimize çekmişti. Çalarken gitarın tellerine veya perdelerine bakma gereği duymuyor, kendini ilgi ile izleyenlere bakıp gülümsüyor ve selam veriyordu.

Yan yana oturma düzeni içinde gitar çalınıyor olmasının doğurduğu hareketlilik başlangıçta biraz rahatsızlık verse de çıkan ezgi ve o ezgiler ile birlikte oluşan iklim hepimizin hoşuna gitmişti. İlgi ile ihtiyarı izliyordum. Ancak diğer yanında oturan asık suratlı yaşlı adam dayanamayıp “Kes şu zırıltıyı, gâvur parçaları çalıyor bizi de günaha sokuyorsun, kafamı şişirdin. Hem elin ayağın da rahat durmuyor. Edebinle otur şurada” diye yüksek sesle söylenince az önceki iklim hemen kayboldu. Kısa bir sessizlikten sonra sorunun büyümesini önlemek için yer değiştirmeyi teklif ettim. Gitar çalan ile yerlerimizi değiştirdik. Bizimki az önce söylenen sözlere aldırmadan çalmayı sürdürünce bu kez suratsız adam ikimize de söylenmeye hatta sövmeye başladı. Cevap vermedim. Umursamaz görünüp müziğe eşlik ediyormuş gibi davrandım.

Adam omzumu dürtüp “Sana söylüyorum, söyle şuna gürültü yapmasın” dedi. Elimle susmasını işaret edip “bu şarkıyı çok severim, güzel çalıyor” dedim.  Daha da öfkelendi. Çevresine bakınıp kendine destek olacak birilerini arandı, göremeyince sustu. Olayın kapandığını sanıyordum ancak adam ilk durakta inip yanında güvenlik memuru ile tekrar bindi. Metro bir sonraki durağa doğru hareket etmişti. Az önceki suratsız adam eliyle bizimkini işaret edip “işte memur bey. Bu dilenci yüzünden rahat yolculuk edemiyorum, uyardım, anlamadılar. Lütfen gereğini yapın” dedi. Güvenlik görevlisi adamın yanına gelip ilk durakta inip kendisiyle gelmesini rica etti.

Tüm bunlar yaşanırken çalmayı sürdüren yaşlı adam müziğe ara verip güvenlik görevlisine cebinden çıkardığı kimliğini uzatarak kendini tanıttı. Kimliği inceleyen güvenlik görevlisi ise metro alanlarında işportacı veya dilencilerin bulunmasının yasak olduğunu söyleyince bizimki her hangi bir şey satmadığını, ortalıkta şapka veya benzeri bir bahşiş toplama aracı da olmadığını işaret ederek “Dilenci veya satıcı değilim. Müzik yapıyor ve kendimi eğlendiriyorum memur bey. Bu bana yetiyor. Kimseye rahatsızlık verdiğimi de düşünmüyorum. Yaptığım sadece müzik” dedi.  Ben ve birkaç yolcu daha bu sözleri destekler tarzda konuşunca güvenlik görevlisi yelkenleri indirdi. Yine de rahatsız olan yolcuların yakınmasını dikkate alıp yolculuğa müzik yapmadan devam etmesi gerektiğini bildirdi. Suratsız beyefendi kazandığı zaferden memnun görünüyordu.

İçimden “bu kadar mı? Bu mu yani, aktaracağın anı?” diye düşünmeye başlamış meşgul ettiği için içerlemeye başlamıştım. O ise ada çayından bir yudum daha alıp şapkasını masanın üstüne koydu. Eliyle alnını kuruladı ve anlatmayı sürdürdü.

Yolculuğun sonrası kısa ama benim için hayata dair hayli uzun bir yolculuktu. Az önce yaşananlar nedeniyle canı sıkılmıştı. Gitarını kılıfına yerleştirdi. Bir şeyler söyleyip teselliye çalıştım şaşkın ve biraz da kızgın gözlerle yüzüme bakıp “bu yaşımdan sonra kendimi tanımak için gitara başladım ona bile karışıyorlar” diye söylendi. “Kendini tanımak mı?” diye sorunca 33 yıl devlet memurluğu yapıp emekli olduğunu. Gitar çalmaya emekli olduktan sonra başladığından söz etti.

- Hayatım boyunca hep insanların içindeydim. Sorunlu biri de değildim. Valla değildim. Hep çevremdekilerin istediği gibi biri olmaya çabaladım. Söz dinleyen sorunsuz biriydim. İstediğimin bu olup olmadığını hiç sormadım kendime. Kendim olmak, kendi istediğim gibi yaşamak aklıma bile gelmedi. Sanırım başkalarından farklı olmaktan ürktüm. Ancak ne oldu? Bir süre önce eşimi, hayat arkadaşımı yitirdim. İki oğlum da peşpeşe evlenip gitti. Üstüne emeklilik geldi. Bir de baktım yalnızım.

- Peki ya sonra? Bu gitar işi nasıl oldu?

- Baktım kendimle baş başayım. Ama kendimi tanımıyor kendim için bir şey istemeye bile çekiniyorum. Hatta kendimle konuşmayı bile beceremediğimi fark ettim. Kimseye derdimi anlatamadım. Şimdi bile anlatabildiğimden emin değilim.

- Yalnızlığınızı gidermek için gitar çalmaya mı başladınız?

- Tahmin ettiğim gibi, sen de anlamamışsın. Dedim ya kimse anlamadı. Bunca sene hep başkalarının istediği gibi biri olmak yüzünden kendimi hiç tanımamış olduğumu fark ettim. Sonrası benim için hayli ıstıraplı bir dönemdi. Şehrin sokaklarında amaçsızca yürürken karşıma çıkan ve “falına bakayım mı?” diye soran o çingene kadın sayesinde oldu, tüm bunlar.

- Nasıl yani? Çingene kadın size gitar çalmayı mı öğretti?

- Yok öyle olmadı. Falıma bakmak istediğini söyleyince “Kimin falına bakacaksın ki, ben kendimi nasıl bulacağım onu söyle?” Diye üsteleyince avucuma tutuşturduğu baklaları yere atmamı söyledi. Dediğini yapıp önündeki mendilin üzerine baklaları bıraktım. Bir süre dağılmış halde duran baklalara baktı sonra içlerinden birini seçip bana uzattı. “Bu sende kalsın. Başkalarındaki kendini bulmaya çalışmalısın. Yapacaksın, korkma” dedi. Anlamadığımı görünce “Aradığını başkalarında bulacaksın. Senin aradığın aynada gördüğün değil, başkalarının sana bakınca gördüğü de değil, başkalarında bıraktığın seni arıyorsun. Bulduğunda kendini de bulacaksın” dedi. Bunun için ne yapmam gerektiğini sorduğumda onu benim bulmam gerektiğini söyledi. “Başkalarının seni fark etmesini sağlayacak ve hayatlarına katmasına fırsat verecek bir şeyler yapmak iyi bir başlangıç olabilir. Ben öyle yapıyorum. Bakla bahane…” dedi. Falıma bakmayacak mısın diye sorduğumda bundan sonrası için fala ihtiyacım olmadığını söyledi. Para da almadı.

- Peki ya sonra?

- Rahmetli babam mandolin çalardı. Çocukken bana da öğretmişti. İkinci el bir gitar satın alıp kendi kendime çalışarak iyi kötü müzik yapmayı öğrendim. Az önce yaptığım gibi metroya binip çalmaya başlıyorum. İnsanların ilgisini çekip beni görmesini, bir nebze de olsa hayatlarına güzellik katabilmeyi amaçlıyorum. İşte bu sırada onlara bakıp onların gözündeki kendimi görebiliyorum. Hani o hiç tanımadığım kendimi, küçük dokunuş ve yaşanmışlıklarla geri dönen anlamlı bakışlarda görebilmeye çalışıyorum.

img_1726Masadaki boşları almaya gelen garsona aynı cezveden çıkmış iki sade kahve getirmesini rica ettim. Bu arada kısa bir süre soluklanmasını istedim. Kalemi kâğıdı alıp anlattıkları ile ilgili kısa notlar almaya başladım. Çay bahçesinin kalabalığı daha da artmıştı. Bizimki sabırla not almamın bitmesini bekledikten sonra metro yolculuğu sırasında yaşadıklarını içtenlik ve heyecanla anlatmayı sürdürdü.

“Yolculuk bitmesini istemediğim bir muhabbete dönüşmüştü. Öyle ki, ineceğim durağı geçmiş olduğumu çok sonra fark ettim. Metro veya benzeri sosyal ortamlarda gitar çalarken insanları izlediğini, bahşiş beklemediğini ama veren olursa geri çevirmediğini söyledi. Amacının kendiyle ilgilenen o tanımadığı insanların gözündeki kendini görmek, onu bulmak olduğunu tekrar vurguladı. Sonra dönüp yüzüme baktı;

- Beni biraz çatlak bulmuş olabilirsin ama işin gerçeği bu. Başkalarının hayatından kendimi bulmaya, onu görmeye çabalıyorum.

- Peki aradığınızı bulabildiniz mi? Dahası bulduğunuzdan memnun musunuz?

- Benim ki arayış, bir tür yolculuk. Şimdiye kadar bulduğuma bakıp “eh işte idare eder” diyebilirim.

- Peki nasıl yapıyorsunuz bunu? İnsanların bir kısmı sizinle hiç ilgilenmiyor bazıları ise az önceki gibi rahatsız bile olabiliyor?

- Metroda yolculuk ederken oturur insanları izlerim. Dediğin gibi insanlar da tip tip. Metronun özelliği oturduğun zaman karşındaki insanı ve onun ardındaki camdan yansıyan kendi görüntünü izlersin. Bazıları kimseyle yüz yüze gelmemek ve camdan yansıyan kendi görüntülerini de görmemek için oturmaz, ayakta durur. Oturanların bir kısmı cep telefonları ile ilgilenip kafalarını kaldırmaz. Onlar benim için cep telefondaki görüntüler gibi sanal tiplerdir. Kadınlar ise nedense oturup genellikle ortamdaki diğer kadınları süzerler. Camdan yansıyan görüntülerine ise bakmamaya çalışırlar. Bazen sarmaş dolaş çiftler gelir. Dünya umurlarında değildir. Onlara bakanlar ise genellikle ya kız veya oğlan tarafı olma eğilimine girerler. Bir zamanlar benim yaptığım gibi başkaları için yaşayanlar ise sadece camdan yansıyan kendi görüntülerine bakarlar. Başkalarının gözünde nasıl göründükleri onlar için her şeyden önemlidir.

- Başka?

- Çocuklar… En çok onların gözünden kendimi tanıyabiliyorum. Çünkü çocuklar kendilerini gizlemiyorlar. Müziği beğendiyse tempo tutup dans eden veya söyleyen bile oluyor. Nadiren de olsa benim gibi başkalarının üzerinden kendini bulmaya, tanımaya çalışanlarla da karşılaştım. Sayıları az ama tanımaya değer olduklarını düşünüyorum. Sıradan tiplerdir ve mükemmel olmak gibi kaygıları yoktur. Sonuç olarak insanların üzerinden kişiliğimdeki geveze, uyuşuk, sevecen, nobran, pinti gibi karakter kırıntılarıyla yüzleştikçe yalnızlığımdan kurtuluyor kendime yakınlaşıyorum.

- Aradığınız yakınlaşma aile içinde veya akrabalar arasında bulunamaz mıydı?

- Çok zor. Bilirsin, akrabalar senin seçimin değildir. O ortamın içine doğarsın. Farklılıkların törpülendiği, birbirine benzemeye başlanılan ilk yer ailedir. Yani akrabalar birbirine ayna olamıyor. Çünkü farklılıklar sülale içinde eritilip yok ediliyor. Yine de akrabaların zor dönemlerde insanın sığınacağı rıhtımlar gibi olduğunu düşünürüm.

Yolculuğun sona ermesine az kalmıştı. Anlattıkları için teşekkür edip “Tüm bunların bir bakla falıyla başladığına inanamıyorum.” Dedim. Gülümsedi. Elini cebine atıp çıkardığı kuru baklayı gösterdi. “Kendine yolculuk yapmak istiyorsan başkalarında bıraktığın kendini bulmaya çalışmalısın, bakla bahane… Demişti falcı kadın” dedi.

Son durakta birlikte indik. Az önceki tatsız olayda verdiğim destek için teşekkür etti. Gitarı ile birlikte ters yöne giden metroya yönelip gözden kayboldu.”


img_1728

Sözlerini bitirdikten sonra kahvesinin kalan son yudumunu alıp sandalyesinde arkasına yaslandı. Not almamı bitirmemi bekledikten sonra “umarım öyküye dönüşebilecek bir şeyler anlatmışımdır” dedi. Ben ise notlarımı gözden geçirip yazmayı unuttuğum bir şey olup olmadığı telaşındaydım. Bir süre daha sessizce oturduktan sonra gitmek için izin istedi. Kendisine anlattıkları için teşekkür edip masanın misafiri olduğunu hesabı ödemek istediğimi nazik ancak kararlı bir ifadeyle bildirdim. İtiraz etmedi. Ayağa kalktı. Şapkası ile selam verdi. Arkasından “Peki ya siz? Gitar çalan o yaşlı adamın anlattığı hangi tipe giriyorsunuz?” diye sordum.

Belli belirsiz bir göz kırptı ve “Gitar çalamasam da insanların beni görmesini ve onlarda bıraktığım izler üzerinden kendimi bulabilmenin bir yolunu bulduğumu düşünüyorum. Eh, bu da bana yetiyor” diye yanıtladı. Ağır adımlarla çay bahçesinin kalabalığında gözden kayboldu.

Ben ise tekrar notlarıma dalmış anlatılanları toparlama telaşındaydım. Bir süre sonra garsonu çağırıp konuştuğum bey efendinin kim olduğunu sordum. İsmini bilmeseler de düzenli gelenlerden olduğunu ve az önce olduğu gibi genellikle birilerinin masasına oturup sohbet ettiğini anlattı. Giderken, kaşla göz arasında masanın hesabını ödemiş olduğunu da o sırada fark ettim.

Mehmet Uhri

Not: Bu yazıda kullanılan görseller Eren Eyüboğlu imzalıdır.

Terzihane

Ekim 25th, 2018

9446364e-27e1-40e0-a1cf-7a47debdb8b6

Kapımı çalıp odama girmek için izin isteyen hastanemizin emektar terzisiydi. Devlet hastanelerinin yeniden yapılanma sürecinde terzihane hizmetleri de taşerona devredilmiş çalışanlar başka bölümlere aktarılmıştı. Emektar terzimiz bir süre hastabakıcı olarak çalıştırılmış yapamayacağını anlayınca emekliliğini istemişti. O gün hastaneden ayrılmakta olduğunu söyleyip elindeki paketi “bunu sizin için diktim, hakkınızı helal edin” diyerek masama bıraktı. Paketin içinde sol üst cep kenarında adımın işlenmiş olduğu beyaz doktor önlüğü vardı. Şaşırmış ve hüzünlenmiştim. Bir kahve ikram etmek için oturmasını rica ettim. Kahveyi yaparken terzihanenin kapanmasına üzüldüğümü anlatmaya çalıştım.

- Her şey o kadar hızlı oldu ki, ben de anlamadım doktor bey. İlk önce çay ocağını kapattılar. O zaman bugünleri kimse göremedi.

- Sahi çay ocağımız vardı. Herkes cebinden destek verir, çay ve şeker alınır, ücretsiz dağıtılırdı. Çaycımız da bizdendi. Bir araya gelir soluklanır, konuşur birbirimizden haberdar olurduk. Hastane kantini açılınca çay ocağı kapatıldı. Herkes çayını kahvesini kendine kadar yapıp içmeye başladı. Birbirimizden uzaklaştık.

- Akabinde imam ve gassal kadrolarını kaldırılıp cenaze ve defin işlerini belediyelere bağlandı. Hastanenin kadrolu bahçıvanı gibi kadrolu imam ve gassal da unutuldu gitti. Şimdilerde kimse hatırlamasa da zamanında kadrolu berber bile vardı. Fotografhane ve hastane fotoğrafçısını hatırlarsınız sanırım.

- Hatırlamam mı? Uzmanlık tezimin fotoğrafları için karanlık odasını kullanmış fotoları birlikte basmıştık. Sahi ne oldu o fotoğrafhane ve karanlık oda?

- Fotoğrafhane polikliniğe katıldı. Aletleri depoya kaldırdılar. Fotoğrafçı da sicil bölümüne memur olarak atandı.

- İyi de terzihaneyi niye kapattılar? Ameliyathanenin yeşil örtüleri, ameliyatlarda kullanılan gazlı bezler, hatta onarım gerektiren tüm kıyafetler için sürekli çalışan bir yerdi. Şimdi ne yapıyorlar?

- Her şey dışarıdan hazır satın alınıyor. O yeşiller, gazlı bezler, kıyafetler hep hazır geliyor. Çamaşırhane bile eskisi kadar yoğun çalışmıyor. Yırtılanlar da pek onarılmıyor, atılıp yenisi alınıyor. Anlayacağınız yılların terzihanesi benimle birlikte kapandı, gitti.

c35f82d6-4cc1-48ca-975a-f191658650b8

Kahveyi fincanlara doldururken ayağa kalkıp yanıma geldi. Kahvesini alıp pencereye yöneldi. Hastaneyi ve özellikle burada kurduğu arkadaşlıkları özleyeceğinden söz etti. Eskiye göre hastanenin tutumlu olmayı bırakıp israfla çalıştığından yakındı. Haksızlık etmemesi gerektiğini, hastanelerin eskiye göre çok daha çeşitli ve nitelikli sağlık hizmeti ürettiğini, israf olarak görülenin hizmet çeşitliliğinin artmış olmasından kaynaklandığını vurguladım. Yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

- Hizmete lafım yok. Hastanelerde sağlık hizmeti olarak çok şey yapılıyor. Eskiye göre çok daha iyi olduğunu ben de görüyorum. Ama sonuçta üretilen elle tutulur bir şey değil. Halbuki eskiden hastanelerde elle tutulur bir şeyler de üretilirdi. Dezenfeksiyon için kullanılan solüsyonlar hastane eczanesinde hazırlanır ve bölümlere dağıtılırdı. Terzihane ameliyathane için gazlı bez ve yeşil örtü yetiştiremezdi. Hemşireler boş kaldıklarında küçük gazlı bezleri keser, katlar, sterilizasyon için hazırlarlardı. Bahçıvan fidanlıkta yetiştirdiği çiçeklerle baharda bahçeyi donatırdı.

- Yani?

- Yani hastane dediğin sadece sağlık hizmeti vermez, fabrika gibi üretim yapardı. Ben yetişemedim ama eskilerde ilaçları bile hastane eczanesi hazırlar dağıtırmış. Hastanelerin üretim yapmayı bırakıp en basit gereksinimlerini bile üretemeyen bağımlı bir kuruma dönüşmüş olmasına kimsenin ses çıkarmıyor oluşunu anlamıyorum. İsraf olarak görüyorum. Yıkılıp alışveriş merkezine dönüştürülen eski fabrikalar gibi hastaneler de başka bir şeye dönüşüyor. Belki de bizlerin zamanı geçiyor, benim gibi ayak uyduramayanlar elenip gidiyor. Eskiyi arıyorum be doktor bey…

Verecek cevap bulamamıştım. Kahvesini bitirip fincanı masama bırakırken izin istedi. Sarılıp hellaleştik. Hediye ettiği önlük için teşekkür ettim. “Değmez” diye yanıtladı.

Bir kaç yıl sonraydı.

Bir hafta sonu nöbetinde soluklanmak için bahçeye çıktığımda bizim emekli terzinin hastane bahçesindeki kedilere mama dağıtmakta olduğunu gördüm. Kediler kavga etmesinler diye küçük öbekler halinde mama bırakıyor, bir yandan da onlarla konuşuyordu. Beni görünce doğrulup elindeki torbayı saklama gereği duydu. Meğer bizimki konu komşudan topladığı yemek artıklarını hastane bahçesindeki kedi ve kuşlara dağıtırmış.

Üzerimdeki kendi elinden çıkma önlüğü fark edince yüzü aydınlandı. “Önlük var, önlük var. Sizinki olmuş” dedi. Üzerime tam olduğunu söyleyince yüzünde yine o alaycı gülümseme belirdi.

- Anlamadın, doktor bey. Bunca sene hastanede çalışıp her türden insanı görünce önlüğü taşıyanla kendini önlüğe taşıttıranı ayıracak kadar pişiyor insan.

- Nasıl yani?

- Kimileri bu önlüğü içeridekini gizlemek dışarıdan başka biri gibi görünmek için kullanıyor. Üstelik sayıları hiç de az değil. Hastalara üstten bakıp azarlamayı,eziyet etmeyi marifet sanıyorlar. Kimileri ise önlüğü yüreğinde taşıyor. Hatta üzerinde olmasa bile bir önlük varmış gibi hissettiriyor. Bence, onlar gerçek hekim. Üzerinizdeki önlük olmuş derken bunu söylüyordum.

- Teşekkür ederim de… Bütün kıyafetler biraz böyledir. Ne de olsa kıyafet kimliğin bir parçasıdır.

- Mesleği terzi olan biri diktiğinin neyi gizlediğini bilir. Bırak da o kadar farkımız olsun be doktor bey. Siz içeriden, biz dışarıdan bakarız o bedenlere.

3677ff96-bf4b-4402-8268-6ced0513f032

Bu sözlerden sonra elindeki torbada kalan ekmek kırıntılarını kuşlar için kaldırım kenarına serpti. Karnını doyurmuş olduğu yalanmaya başlamasından anlaşılan sarılı beyazlı kedi ayağına sürtünüp gözlerini sevgi ile kısarak baktı. Bizimki kafasını okşayarak yanıt verdi.

- Hastanede çok şey değişti ama kedileri ve kuşları değişmedi, doktor bey. Bu kedinin kaç kuşak annesini bilirim. Onlar hep buradaydı. Kargalar yüzünden sayıları iyice azalsa da kuşlar da öyle.

- İyi de bu daha ne kadar böyle gidecek? Hep böyle gelebilecek misin?

- Anlamıyorsun, doktor bey. Ben olmasam da birileri onları besliyor. Kuşu kediyi dert eden başka insanların olduğunu bilmek bana iyi geliyor. Kendimi yalnız hissetmiyorum. Hastanenin kargaları kovmazsa gücüm yettiğince buralardayım.

- Hastanenin kargaları mı?

- Onlar hastanenin özel güvenlik görevlileri. Siyah renkte giyindikleri ve kedileri beslememe izin vermedikleri için öyle diyorum. Hastane kalabalıklaştıkça eskisi gibi beni tanıyan azaldı. Yakalanmamak için güvenliğin yemek molasına gitmesini bekliyorum.

Elindeki torbayı çöpe kutusuna atıp yanıma geldi. Biraz mahcup bir yüz ifadesiyle “gerçi bu kez de size yakalandım” dedi. Gülüştük.

Güvenliğe bilgi vereceğimi, her zaman gelmesini, sorun olursa aramasını söyledim. Cevap vermeyip başını sallamakla yetindi. Bir süre yemeklerini yiyen kedileri izledik. Kuşlar ise  kedilerin karınlarını doyurup gitmelerini bekliyordu.  Bir süre sonra saatine baktı ve “gitmem gerekiyor, hanım beni sağlıklı yaşam yürüyüşünde zannediyor” derken yüzünde yine o muzip gülümseme belirdi.

Elimi sıkarken diğer eliyle omzuma dokunup “her şeye rağmen hatırlanmak güzel” dedi.

Emektar terzimiz bahçenin çıkışına doğru yürürken az önceki sarılı beyazlı kedi de ona eşlik ediyordu.

Dr. Mehmet Uhri

Diğerinin Yerine

Ekim 10th, 2018

img_1453

Ani bir kararla emekliliğini istemiş köşesine çekilmişti. Çalıştığı bilim alanında uluslararası tanınırlığı olan saygın bir akademisyen ve bilim adamıydı.

Üniversite ve bilim camiası bu karara direnmiş, kararından geri döndürülmeye çalışılsa da ikna edilememişti. Arkadaşlığımız lise yıllarına uzanıyordu. O hep biraz farklıydı. Kimseyle kendini yarıştırma derdinde olmayan suskun sessiz ve bilge görüntüsü nedeniyle lise yıllarında lakabı “profesördü”. Gerçekten de kendini bilime vermiş ve o yolda ilerlemişti.

Emekliliğini istediğini duyunca herkes gibi daha iyi şartlar sunan bir özel üniversite ile anlaşmış olduğunu düşünmüştüm. O ise evine çekilmiş kendini dünyaya kapatıp tam bir emeklilik hayatına gömülmüştü. Birkaç kez arayıp nasıl zaman geçirdiğini sorunca okumak için beklettiği kitapların yeterince zamanını aldığını söylemişti. Bir görüşmemizde sağlık sorunlarından söz edince muayene ve tahliller için hastaneye çağırmış, biraz da eşinin ısrarıyla kabul etmişti.

Muayene ve kan tahlilleri ile başlayan incelemeler görüntüleme ünitesinde sürüyor yanından ayrılmıyordum. Beklerken emeklilik kararının sağlık sorunları ile ilgisi olup olmadığını sordum. Kafasını hayır anlamında salladı. O zaman nasıl bu kadar kolay vazgeçebildiğini sordum. Bu konuda konuşmak istemediğini söyledi.

Tahlil sonuçlarını beklemek için odama davet ettim. Koridorda bekleyen diğer hastaları gösterip aralarında bekleyebileceğini söyledi. Bizimkinin inadını bildiğim için kahve içmek istediğimi, eşlik ederse memnun olacağımı söyleyerek odama gelmesi için ikna ettim. Kahvelerimizi yudumlarken bir ara kafasını kaldırıp yüzüme baktı.

- Az önce neden emekli olduğumu sormuştun. Bu işi bana sevdiren rahmetli hocam “bilim yapacaksan önce insan olmayı öğreneceksin. İnsan olmak her şeyden önce diğerinin yerine gam tutmaktır. Unutma.” Demişti. Ben de öyle yapmaya çalıştım. Yapamadığımı anladığımda emekliliğimi istedim.

- Doğrusunu söyleyeyim; söylediklerinden hiç bir şey anlamadım.

- O da ayrı çile. Kimse anlamadı. Şartlara uyum göstermeye çabalamak yüzünden kendimden uzaklaştığımı görüp korktum. Beni bilirsin ne dünya dertleriyle, ne de gündelik konular ve siyasetle hiç işim olmadı. Çalıştığım bilim alanında yeni bir şeyler öğrenmeyi, öğretmeyi, araştırmalar yapmayı seçtim. Dışarıdan sıkıcı görünse de benim gibi sakil birine iyi geliyordu.

- İyi de ne değişti?

- Üniversite değişti, insanlar değişti. Neredeyse ülke değişti. Herkes bir şekilde uyum gösterdi. Ben gösteremedim. En iyisi kapatalım bu konuyu. Kendimi savunma durumunda kalmak bile yeterince canımı sıkıyor.

Bu arada hanımı da iyice içine kapanıp kitaplarına gömüldüğünden, kendine pek bakmadığı gibi evden de çıkmadığından yakındı. Bizimki hiç sesini çıkarmadı. Tahlil sonuçlarını hızlandırmak için onları odada bırakıp görüntüleme bölümüne gittim. Döndüğümde odada kimse yoktu. Masamda “Daha fazla kalamadım. Kahve için teşekkürler, ararım” yazılı bir not bırakmıştı.

img_1455

Tekrar gelmeleri için çok beklemem gerekmedi. Birkaç gün sonra telefon açıp kalp yakınmaları nedeniyle tekrar gelmek istediğini söyledi. Kendi ile ilgili pek bir şey istemeyen birinden gelen bu talep, sorunun ciddi olduğunu düşündürüyordu. Gerçekten de kalbi ile ilgili incelemeler hastaneye yatmasını ve küçük bir müdahaleye gerektiriyordu. Hastanemizde kaldığı gece arkadaşımın yanındaydım. Akşam üstü hanımını eve gönderip gece yanında benim kalmamı istemişti.

Hastane ortamında olmanın sıkıntısını gidermek için konuşturmaya çabaladım. Okuduğu kitaplar üzerine sorular sordum. Gençliğinde eline alıp uzun ve sıkıcı bulduğu için bıraktığı Rus klasiklerini bu kez heyecanla okuduğundan, kendimizi tanımak için o kitapların öneminden söz etti.

- Bana bu mesleği öğreten, yol gösteren rahmetli hocam Rus klasikleri, özellikle Dostoyevski okumam gerektiğini söyler, çalıştığım bilim alanıyla ilgili olmadığı için kulak arkası ederdim. Rahmetliyi şimdi çok daha iyi anlıyorum.

- Hani şu “insan olmak diğerinin yerine gam tutmaktır” diye öğüt veren hocan mı?

- Evet. Ne yazık ki sözümü tutamadım. Tutamadığımı kendime itiraf etmem çok zor oldu.

- Nasıl oldu bu? Anlatmak ister misin?

- Her şey bölümden bir doktora öğrencisinin kapımı çalıp yardım istemesi ile başladı. Bilirsin, çeşitli bahaneler ve daha çok siyasi nedenlerle üniversiteden öğretim üyelerinin uzaklaştırıldığı bir süreç yaşanıyordu. Bir bildiriye imza attığı ve barış istediği için üniversite ile ilişkisi kesilen aynı bölümde birlikte çalıştığım meslektaşımın doktora öğrencisi tezini tamamlamak için benden yardım istiyordu. Açıkçası bölümde yardım isteyebileceği başka kimse de yoktu.

- Yani üniversiteden atılan meslektaşının başlattığı doktora tezini tamamlamak için senden yardım istedi. İyi de ne var bunda?

- İlk anda çocuğun sorununu çözmek gerektiği düşüncesiyle o güne kadarki çalışmalarını isteyip inceledim. Çok emek verilmiş, hayli yol alınmıştı. Sonuçları ilgiyle beklenen önemli bir araştırmaydı. Hatta çalışmanın ilk sonuçları için üniversiteden atılan öğretim üyesi meslektaşımdan bir kaç ay sonraki uluslararası kongrede konferans vermesi bile istenmişti.

- Çok güzel. Sorun nerede?

- Düzenleme komitesi barış bildirisine attığı imza nedeniyle hakkında dava açılması ve üniversite ile ilişkisi kesilmiş olması nedeniyle meslektaşımı kongre programından çıkarma kararı almıştı. Üstü kapalı olarak özür dileyip “malum nedenlerle” konferansı bir başkasının sunabileceğini bildiriyorlardı. Doktora öğrencisi de bu şartlarda onca emek ve zaman harcanan araştırmanın sonuçlanıp yayınlanması sürecinde üniversiteden uzaklaştırılan öğretim üyesinin adının geçmesinin kendini zora sokacağını söyleyip bu konuda benden yardım bekliyordu.

- Peki sen ne yaptın? Yardım etmedin mi?

- Üniversiteden “atılan” meslektaşıma sorsam seve seve yardım etmemi, önemli olanın bilim olduğunu vurgulardı. Ancak bu sefer yapamadım. Yapmak istemedim.

- Bu sefer mi? Ne demek bu? Hem bildiğim kadarıyla…

img_1457Arkadaşım elini kaldırıp sözümü kesti. Yatağında doğruldu. Yastıklarını düzelterek yardımcı oldum. Kısa süren bir sessizlikten sonra “bu ülke sanki hep kendini tekrar ediyor, büyüyüp gelişiyor görünse de hiçbir yere gitmiyor, gidemiyor” dedi. Üniversiteye doktora öğrencisi olarak kabul edildiği yıllarda ihtilal sonrası çıkarılan bir yasa ile o öğütleri veren ve çok şey öğrendiği hocasının üniversite ile ilişkisinin kesildiğini, hocanın çalışmalarını bölümdeki diğer öğretim üyelerinin hiç utanmadan “yağmaladıklarını”, doktorasını ve tez çalışmasını bitirebilmek için bölümdeki diğer öğretim üyeleri ile birlikte yapmış gibi gösterip, atılan hocasına bir teşekkür bile yazamadığını anlattı.

- Hocamı attılar. İsmini kitaplardan çıkarıp çalışmalarını yağmaladılar. Odası için birbirleriyle kapıştılar. Tüm bunlar olurken bir doktora öğrencisi olarak susup öylece izledim. Odama gelip tezi için yardım isteyen öğrenciyi görünce o günleri hatırladım.

- Peki sonra ne oldu?

- Bir kaç yıl sonra mahkeme kararıyla hoca üniversiteye geri döndü. Onun çalışmalarını yağmalayıp kariyerlerini parlatan “hocalar” hiç bir şey olmamış gibi geçmiş olsun deyip işlerine baktılar.

- Hocan duruma itiraz etmedi mi?

- Kimse sormadı ama ben hocama “bunca haksızlığa hiç bir şey söylemeyecek misiniz?” diye sordum. Her zamanki bilge tavrıyla sırtımı sıvazlayıp “hak bilmeyenden hak bekleyecek kadar akılsız değilim, kendimden utanırım” dedi ve kısa süre sonra emekliliğini isteyip köşesine çekildi. O zaman yaşadıklarının yıldırmış olduğunu ve çabuk pes ettiğini düşünmüştüm. Şimdi onu daha iyi anlıyorum.

- Pişman mısın?

- Anlamıyor musun? Tüm bir akademik hayatım riyakarlık üzerine kurulmuş oldu. Hocamın emeği, çabası silindi ve bilimsel çalışmalarımda başkasının adı yazıldı. Ben de o sayede üniversite kariyerime devam edebildim.

- Bunun için mi emekliliğini istedin?

- O doktora öğrencisine bakınca kendimi gördüm. Pırıl pırıl bir bilim insanı tüm kariyerini riya üzerine kurmak için benden yardım istiyordu. “Bu sefer olmaz, yapamam, yapmamalıyım” diye düşündüm. Doktora öğrencisine anlatmaya çalıştım ancak o da zamanında benim yaptığım gibi kariyerine odaklanmıştı. Anlamadı veya anlamak istemedi.

- Sen de emekliliğini isteyip sahneden çekildin…

Başını önüne eğdi, cevap vermedi. Ayağa kalkıp arkadaşıma sarıldım. Gözünde beliren birkaç damla yaşı silip etajerin üstündeki kitapları işaret etti. “İnsan ölünce yaptıkları ile anılsa da yapmadıkları ve pişmanlıkları ile yaşar” diyen Dostoyevski’nin iyi geldiğinden söz etti. Uyumak istediğini söyleyip arkasını döndü. Uyuyunca üstünü örttüm.

O gece sorunsuz geçti. Ertesi gün şifa ile taburcu oldu.

Hastaneden ayrılırken teşekkür etmek için odama geldiğini görünce bir şey söylemesine fırsat bırakmadan hocasının sözünü hatırlatıp “diğerinin yerine” dedim. Arkadaşımın kederli yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Öyle olsun dostum” dedi.

Dr. Mehmet Uhri

Zamanın Vücut Bulduğu Şehir

Eylül 27th, 2018

bea37d9d-3e67-4474-baa2-e061403e308b1

Yorucu bir hastane gecesinde tanımıştım o emekli edebiyat öğretmenini.

İstanbul’u anlatmıştı…

Sabaha karşı herkes uyurken serviste koridorun sonunda pencere önünde kitap okuyordu. Yaklaşınca beni fark etti. Ayağa kalkmaya çalışırken omzuna elimi koyup oturmasını rica ettim. Karşısındaki koltuğa da ben oturdum. “Ömür uzayınca uykular kısalıyor derlerdi. Doğruymuş…” diye söylendi. Uyku tutmadığını, bir şeyler okumak için ışığı yakıp oda arkadaşını uyandırmak istemediğini, orada kitap okuyup günün aydınlanmasını beklediğinden söz etti. Cemal Süreya okuduğunu görünce şiire ilgisinin nereden geldiğini sordum. Emekli edebiyat öğretmeni olduğunu, yıllarca lise öğrencilerine edebiyatı sevdirmeye uğraştığını anlattı. Nereli olduğunu sorunca biraz da gururla “İstanbulluyum” dedi.

İşte o yaşlı edebiyat öğretmeni İstanbul’u kendi gözüyle anlattı. Cemal Süreya’dan aşırdığı dizeyi kullanarak İstanbul için “zamanın vücut bulduğu şehir” diyordu.

Söze, İstanbul’da doğup büyüdüğünden, ailesinin kuşaklar boyu İstanbullu olduğunu anlatarak başlayınca İstanbul’un yitirdiklerinden yakınacak sanmıştım. Ancak o heyecanla şehrin şiirselliğinden söz ediyor, tanımak isteyenler için boğazda ve özellikle güneşin doğmasına yakın Galata köprüsünde balıkçıları izlemenin iyi bir deneyim olacağını anlatıyordu. Kendi gibi İstanbulluyum diyen çok az insan kaldığını, bu şehirde doğup büyüse de kendini ailesinin memleketi ile tanımlayan,  İstanbul’u fark edemeyenlerin çokluğundan yakındı.

Onun gözünde İstanbul, canlı bir organizmaydı. Bedeni ve ruhu olan bir organizmadan söz ediyordu. Şehrin bedeni ile ruhunun gün batımlarında bir araya gelip sabahları ayrılan şiirsel bir yapısı olduğunu, görebilmek için geceyi yaşamak ve gün doğmasına yakın boğaza yakın durmak gerektiğini vurguladı.

Birlikte dışarıya, şehrin ışıklarına baktık. Henüz gün ağarmamıştı. Bir edebiyatçıyı yakalamış olmanın heyecanıyla  konuşturmak için “Sahi İstanbullu kimdir? Nasıl biridir. Çok farklı mıdır?”diye sordum. Yüzünde hafifçe bir gülümseme belirdi. Sanırım gevezelik etmeye çalıştığımı anlamıştı. Eliyle camdan dışarısını, karanlıkta ışıkları seçilen şehri işaret etti;

- Eh, Anadolu insanına kaypak gelse de İstanbullunun huyu suyu şehrin iklimine benzer. Değişkendir.

- Nasıl yani?

-   Burada balıkçıların “İstanbul’un yazı kışı olmaz, lodosu veya poyrazı olur” diye bir sözü vardır. İstanbullu için de böyledir. Onlar da şehrin havası gibi değişkendir. Gerçekte İstanbul’un iklimi hep baharı andırır. İnsanları da şehir gibi hep baharı yaşar. Benim gibi bu şehrin tutkunları için iklim hep ilkbahar olurken, şehri anlamayan, haz etmeyenler ise sonbaharı yaşar. Bahar daim olduğu için poyraz estiğinde kışı, lodos estiğinde ise yazı koklarsın. İnsanları da böyledir. Bir gün önce kızıp söylendiğine ertesi gün tepki vermemesine bakan Anadolu insanı bu değişkenliği anlamakta zorlanır. İstanbulluyu kaypak bulur. Üstelik bu durum şehirle hem hal olmuş, şehrin ruhunu taşıyan benim gibi İstanbulluların umurunda bile değildir.

fe2e1db9-b61c-4ffa-9363-8cad98f392a4

Bir süre ağarmaya başlayan gün ile gökyüzünün laciverte dönmesini izledik. Gökyüzünün lacivert halininin güzelliğini bugüne kadar fark etmediğimi düşündüm. O ise binlerce yıldır kesintisiz insanlara kucak açmış bu kadim şehrin zaman içinde ruhunu içinde yaşayan tüm canlılarına aktardığını anlattı.

- İnsanları gibi kedisi, martısı, balığı bile şehrin ruhunu taşır. Hatta şehri kucaklayan boğaz bile aynı ruhu barındırır.

- Boğazın ruhu mu var?

- Olmaz mı? Boğazın yüzeyden akan suyu poyraz gibi soğuk ve serttir. Baktığında soğuk ve ürkütücü görünür. Ürpertir insanı. Ama derindeki sular lodos gibi sıcak ve sakindir. Şehre ilk kez gelenler boğazın o serin ve ürkütücü akıntısını görür. Soğuk ve itici gelir. Zaman içinde derinlerindeki sıcaklığı tanıdıkça şehre ısınırlar. İstanbul anaçtır. Geleni bağrına basmaz ama geri de çevirmez. Yani sen ona gidersin. İnsanları, hatta kedileri bile öyledir.

- Şehri sizin gibi tanımlayan birini daha önce tanımamıştım. Bütün bunları biraz da  edebiyatçı duyarlığına bağlayabilir miyiz?

- Keşke öyle olsaydı. Boğazın balıkçıları olmasa belki ben de İstanbul’u hiç anlamadan geçip gidecektim. Şehrin yaşayan ruhunu, o ruhu taşıyan insanlarını, kedisini, balığını, martısını hep o balıkçılardan öğrendim.

Şehrin gerçek sahiplerinin kedileri olduğunu, boğaza girince balıkların huyunun değiştiğini, martılarının bile şehirli olduğundan söz etti.

- Şehirli martı mı? O nasıl oluyor?

- Martılar bu şehrin entellektüel serserileridir. Aylak ve özgürce uçar ancak şehirden ayrılmazlar. Elini uzatsan erişecek kadar yakın ama hep biraz uzakta durur, şehrin ruhunun önemli bir parçasını oluştururlar. İnsanlarının bir kısmı da o martılara benzer. Onlar özgürlüklerine düşkün, aylak, kent sakinleridir. Sayıları az olsa da şehrin ruhunu binlerce yıldır yaşatan tohum karakterli insanlardır. Zaman devrilir çağlar geçer, isimler, insanlar, muhitler, yaşama biçimleri, inanışlar değişir ama şehir, martıları ve onlara benzeyen insanları sayesinde kendini her daim yeniden üretir. Tanıdığım pek çok edebiyat insanı veya sanatçı o martılar gibidir. Günü zamanı yeri geldiğinde şehri anlatan, yaşatan, duygusunu ortaya çıkaran eserler verip bir tohum gibi filizlenirler. Sayıları zaman zaman azalsa da hiç kaybolmazlar. Şehrin martıları gibi özgür olduklarını bilir ve kendi iradeleri ile buradan ayrılmazlar.

fa3dc4a7-87b8-42f3-a577-556c46e3cbd7

Hastane koridorunda iki kişinin alçak sesle de olsa muhabbeti dikkat çekmiş hemşire hanım da yanımıza gelmişti. Bizimki ise gözünü dışarıdan ayırmadan heyecanla İstanbul üzerine konuşmayı sürdürüyordu. Günün ilk ışıkları ile ortalık aydınlanmış gökyüzü lacivertten maviye dönmüştü. Bizi dinleyen hemşire hanım “iyi de sizin bu anlattıklarınızı çocuklarımıza nasıl anlatalım. Nasıl sevdireceğiz bu şehri?” diye sordu. Bizimki gülümseyip “çocuklar” dedi. “Onlar bu merhametli şehrin meraklılarıdır ve her şeyin farkındadır. Şehir her seferinde onları heyecanlandırmayı başarır. Onlar da merak ettikleri sürece hep çocuk kalırlar. Kimi aylak bir martıya dönüşür, kimi miskin bir kedi veya boğazda bir balık gibi olur. Bu şehre tutunurlar. Meraklarını yitirmesinler, yeter. ” diye yanıtladı.

- Peki ya balıkları? Şehrin kedisini, martılarını, insanını, boğazını, rüzgarını anlattınız, balıkları eksik kaldı. Onlar şehrin hangi ruhunu taşıyorlar?

- Tarifi zor. Balıkçılara sorarsan onlar şehrin duygularıdır. Hepimizde olduğu gibi duygular pek göz önünde değildir. Derinlerdedir. Kolayca ortalığa saçılması da pek istenmez. O yüzden balık avlamada olduğu gibi duyguları yakalayıp gün ışığına çıkarmak emek ister, çaba ister. Şehrin balıkçıları biraz da bunun için ayrılmazlar su kenarından. Şehir göç alıp insanları su kenarından uzaklaşmış, duyguları eksilmiş olsa da balıkçılar her şeyin farkında.

- Duyguları ha…

- Duyguları ya… Balıklar şehrin duygularını taşır. Dedim ya, şehrin ruhunu ve zenginliğini hep o balıkçılardan öğrendim. Dışarıdan bakınca boğaz balıkçıları karnını doyuracak balık peşinde sanırsın. Bir çoğu farkında bile olmadan şehrin duygularının peşindedir. Tuttuklarının bir kısmını alıkoyarken “büyü de gel” diyerek suya bıraktıkları da hep o şehre aittir.

“Peki siz bu şehrin nesisiniz?” diye sorunca bir süre durup düşündü. Sonra kafasını önüne eğip “biraz martısı, çokça kedisiyim sanırım. Gençliğimde aylak bir martı gibiydim. Şehrin lodosuna poyrazına kendimi taşıttırır, buralardan ayrılmazdım. Yaş ilerleyince içimdeki martıyı özgür bırakıp şehrin kedilerinden birine dönmüş buldum kendimi. Miskin bir kedi olup bir yere gitmiyor, gidemiyorsun ama mutlusun. Daha ne olsun?” diye yanıtladı.

Güneş belirmiş ortalık aydınlanmış hastalarımız ayaklanmıştı. Servis hareketli bir güne daha başlamaya hazırlanıyordu. Hemşire hanım demlediği çayları ikram edince bizimki mahcubiyetini dile getiren bir şeyler söylemeye çalıştı. Çaylarımızı bitirdikten sonra beyefendinin koluna girip odasına kadar eşlik ettim.

O günden sonra bir daha karşılaşmadık. Sayesinde “zamanın vücut bulduğu bu şehri” tanımış olmak nöbetin tüm yorgunluğunu unutturmuştu.

Yola koyulduğumda sabah trafiği ve şehrin kalabalığı ilk kez gözüme ürkütücü görünmüyordu.

Radyoda ise Teoman’ın “İstanbul’da Sonbahar’” şarkısı çalıyordu.

Dr. Mehmet Uhri

Not: Teoman’ın sesinden “İstanbul’da Sonbahar” şarkısını dinlemek için istanbulda-sonbahar linkini kullanabilirsiniz.